DUYURULAR

Diyarbakır’da Fotoğraf ve Gençlik

Diyarbakır Fotoğraf Amatörleri Derneği (DİFAK) ve Diyarbakır Sanat Merkezi (DSM) işbirliğiyle, Hollanda Konsolosluğu İstanbul’un desteğiyle, Diyarbakır’da Fotoğraf ve Gençlik projesi Ekim 2017-Mart 2018 tarihleri arasında gerçekleştirildi.

sehrebak.org Yeni Çağrılar ve Yazılarla Yayına Devam Ediyor

sehrebak.org yeni çağrılarıyla şehirlerden fotoğraf ve video hikâyelerinin paylaşım alanı olmak üzere yola çıktı.

Kültür için Alan Mikro-Finansman Programı

Kültür İçin Alan* Konsorsiyumu 2018 yılında İzmir, Diyarbakır ve Gaziantep'te gerçekleştirilecek kültür ve sanat projeleri için bir başvuru çağrısında bulundu.

Kemal Varol ile Roman Atölyesi

Kemal Varol ile Mart-Mayıs 2018 arasında süren bir roman atölyesi yapıldı. Diyarbakır Sanat Merkezi işbirliğiyle yapılan ücretsiz atölyede roman yazma teknikleri ve bir roman taslağı üzerine çalışıldı.

Kino 2017: Alman Filmleri Diyarbakır'da!

Goethe-Institut ve German Films'in birlikte düzenlediği Kino 2017 film programının Diyarbakır ayağı, Diyarbakır Sanat Merkezi ve Başka Sinema işbirliğiyle 21-24 Aralık 2017 tarihlerinde gerçekleşecek.

5.Diyarbakır Uluslararası Fotoğraf Günleri gerçekleşti

Diyarbakır Uluslararası Fotoğraf Günleri, bu yıl 7-22-28 Mayıs 2017 tarihlerinde Diyarbakır’da gerçekleşti.

Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK 2017 programı başlıyor!

Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK, yeni şehirleri ve yepyeni programı ile üçüncü dönemine başlıyor!

Kino 2016: Alman Filmleri Diyarbakır'daydı

Goethe-Institut ve German Films'in birlikte düzenlediği Kino 2016 film programının Diyarbakır ayağı, Diyarbakır Sanat Merkezi işbirliğiyle 24-27 Kasım 2016 tarihlerinde gerçekleşti.

KurdîLit Web Sitesi Açıldı

Diyarbakır Sanat Merkezi, Lîs Yayınları ve Literature Across Frontiers ortaklığıyla hayata geçirilen KurdîLit: Türkiye'de Kürtçe Edebiyat ve Yayıncılık Ağı web sitesi 17 Ağustos 2016 itibarıyla erişime açıldı.

Duyuru Listesi

Etkinlik duyuruları ve yeni projelerden haberdar olmak için mail listesine üye olun

Ya Sev Ya Terket

 

2 - 21 Ekim 2004

 

Küratör: Rene Block

 

Nataša Ilić:

 

En önemlisi, iki yıllık bir proje olan ve Kunsthalle Fridericianum tarafından “In the Gorges of the Balkans” sergisinin devamı olarak başlatılan “Balkan Üçlemesi”nin bir parçası olmasıdır. V. Cetinje Bienali bu sergiden neredeyse tam bir yıl sonra açılmış oluyor. René Block'un da sergi kataloğunda belirttiği gibi, birçok sanatçı Üçlemenin “Balkan Şehirlerinde” dediğimiz ikinci aşamasında birbirinden son derece farklı katkılarla bu projenin parçası oldu. Bu, Balkanlar denilen bölgedeki kültürel alan ve çağdaş sanat üretimi bazında geliştirilen diyaloğun bir devamı olarak kurgulandı. Kapanış sergisi, bir zamanlar çok kültürlü bir şehir olan fakat bugün bu projenin kapsamındaki pek çok yer gibi çeşitli anormalliklerin ve vahşetin “normalleştirildiği” ve aynı zamanda da sorunların kestirme bir şekilde etnisiteyle ifade edildiği veya ona bağlandığı bir Kürt şehri olan Diyarbakır'da gerçekleşecek. Projelerin çıkış noktası, kültürel politika ve sanat üretimindeki yerel ve bölgesel sorunlara ve var olan tarihi, toplumsal ve politik endişelere ilişkin yeni yaklaşımlar sağlamaktır.

 

Proje devamlı olarak Batı ve Balkanlar – ve onların birbirleriyle etkileşimleri – arasında gidip geliyor. V. Cetinje Bienali kesinlikle Balkanlar Üçlemesi'nin doruk noktasıdır ve onu farklı kılan özellik Balkanlar'dan çıkan çağdaş sanatın yine Balkanlar'da sergilenmesidir, yani 'Balkanlar'ı Balkanlar'a iade etmektir.' Ayrıca, Bienal üç ülkede birbirinden fiziksel olarak kopuk dört şehre yayılmış durumda – Cetinje, Dubrovnik, Shkodar and Tiran – ve başka durumlarda banal görünen “bölgede diyalog” söylemleri burada gerçekten bir anlam ifade ediyor.

 

 Size göre, bu yayılmanın kültürel ve politik anlamı nedir?

Bu fikrin aklımıza gelişi Üçleme'nin sonucunda oldu; çünkü Üçleme zamansal ve mekansal olarak devamlılığı olmayan bir proje olarak tasarlanmış, Balkanlar'ın hem kültürel jeopolitik konumunu değişik açılardan inceleyen, hem de marjinal olarak adlandırılan bu bölgenin Avrupa modernitesine katılımını sorgulayan bir projedir. Bize göre, birer tanım olarak Avrupa veya Balkanlar birer toprak parçası ya da kaplanan bir “kültürel alan” değil, heterojen, geçişken organizmalar. Projelere gösterilen tepkiden de anlaşıldığı gibi, işbirliği hoş karşılanıyor ve sanatçılarla kültür alanında çalışanlar (kültür işçileri) bu konuda son derece hevesliler. Aynı zamanda, bu projeyle bienal kavramını bilindik bir görsel sunumdan öteye taşımak istedik. Daha geniş uluslararası bir projenin parçası olan V. Cetinje Bienali yerelle uluslararası olanın arasında bir bağlama yerleştirilmiş oldu. Böylece sadece sanat dünyasının seyrine sunulmuş, suçluluk duygusundan kurtulmak için de “yerel tatlar” katılmış tipik bir sanat gösterisi olmaktan çıktı. Bienaller kültürel değişimin tetikleyicisi olmalıdır ve “bölgesel işbirliği” yönetici kesimin Avrupa Birliği'ni etkilemek için kullandığı politik bir demagoji olmaktan öteye geçebilmelidir.

 

 Hırvatistan'da hala Sırbistan-Karadağ ile kültürel işbirliği konusuna negatif bir yaklaşım olduğunun farkındasınız. Bu tür politik gerçekliklerle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

90ların başında Dubrovnik'in bombalanmasında Karadağ'ın da parmağı olduğunun ve bunun olumsuz sonuçlarının hala hem resmi hem de kişisel düzeylerde yaşandığının farkında olduğumuz için, bu sorunla başa çıkmanın yolunun onu yoksaymak değil de üstüne gitmek olduğuna inandık. Zamanlamamız da çok iyiydi, çünkü “bölgesel işbirliği” her görevlinin ağzında olan kelimelerdi, ve biz bunu gerçekleştirmeye kalkıştık. Lazareti Sanat Atölyesi'nde sadece görsel sanatlar alanında değil her anlamda mükemmel bir partner bulduk: Dubrovnik'te kültür alanında çok önemli ve hayati rolü olan bir STK. Arnavutluk için konuşursak -çözülmemiş yanlış anlaşmalar, konuşulmamış inançlar ve konuşulamayan önyargılar, yani bir azınlık olan Arnavutların eski Yugoslavya ülkelerindeki ve bugünün bağımsız devletlerindeki hayali konumlarını ve gerçek rollerini ilgilendiren bir dizi konu aslında devletin görevlerine ilişkin temel bir sorgulama için uygun bir zemin olarak görülebilir. Bunu geliştirmek için Tiran ve Shkodra'yı da Bienal'e dahil ettik. Umuyoruz sonraki Bienaller de bu yönde ilerleyebilir.

 

 Basın bildirisinde açıklandığı üzere “Balkanlar kendini hem Avrupa'nın bir parçası olarak, hem de Orta Doğu'ya geçiş bölgesi olarak konumlandırıyor.” Siz Avrupa, Balkanlar ve Orta Doğu arasındaki dinamikleri nasıl görüyorsunuz?

Bizim ele aldığımız kültüralanları (culturescapes) siyasi, kültürel ve dini özellikleri bakımından birbirlerinden farklı bölgeler olarak kurgulanıyorlar. Aynı zamanda da moderniteye dahil olmak gibi ortak bir dertleri var. Yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olarak yaşamış olmaları bugün birçok sorunun ve önyargının kaynağıdır. Orta Doğu olarak adlandırılan bölgeden sanatçıları projenin bir parçası yaparak bu kültürel alanlar arasında bir diyaloğa mütevazi bir çabayla imkan tanımak ve ortak olan birçok şeyin fark edilmesini istedik. Sanatsal alanlar arasındaki iletişimin kolaylaşması şu andaki konumumuzu anlamamıza yardımcı olabilir; çünkü benzer konumları paylaşıyoruz. Lübnan ve eski Yugoslavya'yı karşılaştırdığımızda keşfetmeye değer birçok kesişme noktası ve benzerlik olduğunu görüyorum. Örneğin; 1950lerde masum modernizm doruk noktasına ulaştığında, savaş sonrasındaki yeniden inşada ve yeni dünyanın kurulmasının kısa süren iyimserliğini güçlükle kazanılan uluslar ve bağımsız devletler ile göstermesi; veya bağlantısızlık ve Pan-Arabizm arasındaki ilişki; veya Arap dünyasında Beyrut'un ve Doğu Blok'unda Yugoslavya'nın tüketim cenneti oluşlarındaki benzerlik ve tabii ki birbiri ardına yaşanan savaşların çok basitçe “etnik ve dini nefretle geçen yüzyıllara” dayandırılması ve etnik sorunlarla açıklanması, ve savaş sonrasının normalleşmenin travmaların rafa kaldırılması olarak yaşanması…... Ve Son yıllarda, İstanbul, Beyrut veya Zagreb, Saraybosna, Prishtina veya Diyarbakır gibi şehirlerde çağdaş sanatın sosyal düş kırıklıklarının ve kollektif travmaların rahatça ifade edilebilmesi için nasıl çabaladığı ve başarılı olduğu. Ve bu şehirlerin savaş sonrasındaki yeniden inşada nasıl değiştikleri ve bu süreçte “doğru” şekilde bir gelenek oluşturmak için çabalanması -sistem ya da “rejim” her değiştiğinde acımasız ve sert bir biçimde yenilenen gelenek. Ayrıca, bu şehirlerin kavramsal ve sosyal açıdan kamusal alanların değişimlerinin çok yönlü ve çok sık olmasından nasıl zarar gördükleri. Bu şehirler için istikrarın söz konusu olmaması ve her şeyin her an ters gidebileceğini bilerek yaşamak -tabi bu aynı zamanda da her şeyin hala mümkün olduğunu hayal ederek keyif almak anlamına geliyor. Genelde, solun projesini ve proje başarısızlığa uğradığı için tarihi sürece katkısının reddedilmesini sorgulamak gereğini hisseden insanlarla ile karşılaştım, zaten gerçek modernizasyona ve refaha bu sorular cevaplanmadan ulaşılamaz. Diğer yandan, neo-liberal kapitalizmin ideallerini kucaklamakta tereddüt edince, değişik bir dünyanın hayalini kurarken belirli bir umudunuz oluyor. Ve açıkça yeni sanat olayları arasında da benzerlikler var: kendi tarihlerini oluşturma gereği, altyapı ve pazar ilişkilerinin eksikliği, kendi kuruluşlarının hala modernizm ve gelenek, somut ve soyut karşıtlığında tartışmaları ve “doğru” milli kimlik ifadeleri olduğuna inanan bir kültürel iktidarın varlığı.

 

 Kısa bir sürede Balkanları işleyen birçok büyük uluslararası sergi gerçekleşti. Bu keşfin ya da Balkanlar'ın, Balkan kimliğinin ve sanatının tekrar tanımlanmasının anlamı nedir?

Profesyonel sanatçıların son zamanlarda ilgisi Balkanlar'daki çağdaş sanata yönelmiş olsa da bu çok uzun sürmeyecektir. Bunun nedeni (Batı sistemiyle bütünleşmesi gibi) görevini tamamlayacak olması değil sadece her moda, her heves gibi bunun da bir sonunun olacak olmasıdır. V. Cetinje Bienali'nin merkezinde Balkanlar ve Kürdistan arasındaki bölgedeki çağdaş sanat vardır. Biz, politika ve coğrafya arasında gidip gelen kültürel zeminle ve Avrupa'nın uzak bir köşesinde olmanın getirdiği kimlik bunalımları, oraya ait olup olamama ve bunun etrafında dönen ideolojik tartışmalarla ilgileniyorduk. Bienal, Orta Doğu olarak adlandırılan bölgedeki kültürel ve siyasi gelişmelere yer vererek ve kültürle siyaset arasındaki ilişkilerin izini sürerek Balkanlar ve Orta Doğu'yu “gecikmiş” bölgeler olarak tanımlayan genel kanıyı sorgulamayı amaçlıyor Hatta, Avrupa/Batı (evrensel olan) ve Balkanlar/Orta Doğu (yerel olan) arasındaki dış çatışmayı bir yana bırakıp Avrupa'nın kendi içindeki iç zıtlık ve karşıtlıkla ilgileniyoruz. Bu “sorunlu bölgeleri” bir süredir, onları Batı'nın düzenine yaklaştırması beklenen kalkınma, modernleşme ve normalleşme süreçleri sırasında izliyorduk.

Berlin duvarının yıkılmasından sonra başlayan mücadele aslında Avrupa'ya, Avrupa Birliği'ne, NATO'ya, vb. “dahil” olma mücadelesidir – ve Balkanlar'daki savaşlar bu mücadelenin en gürültülü ifadesidir. Doğu Avrupa, Güneydoğu Avrupa ve Balkanlar'daki tüm ülkeler Avrupa Birliği'ne bağlı olan bu ayrıcalıklı yer için savaşıyorlardı ve bu yüzden Avrupa Birliği sınırını kendilerinden uzakta bir yerde – diğer balkan ülkelerinin doğu sınırında – tutmaya çalışıyordu. Bu belirsiz ve her zaman değişebilen sınırlardan oluşan marjinal bölgeye “Balkanlar” deniyor ki bu terim ideolojik bir dışlanma ifadesi olarak da kullanılıyor. Balkan kavramı ve onun sembolik potansiyelleri arasındaki tutarsızlığın en iyi ifadesi Balkan ülkelerindeki baskın ideolojilerin bu kavrama bakışlarıdır diyebiliriz. Örneğin, post-Yugoslavya ülkeler için Balkanlar çok aşağılayıcı bir terim ve Balkanlı olanlar hep “ötekiler” (Hırvatlar, Bosnalılar, Müslümanlar, Sırplar, Arnavutlar). “Biz” her zaman Avrupa'nın bir parçası olacağız ve “ötekiler” gelenekleri, kültürleri, tarihleri, dinleri, vb. üzerinden hep dışlanacaklar. Öte yandan Türkiye Balkanlar'ı Avrupa'ya geçiş yolu olarak görüyor. Türkiye, Boğaz Köprüsü'nden atlayarak “ayağını kapıdan soktu” ve artık yalnızca Küçük Asya’dan (Anadolu) ibaret değil, aynı zamanda bir Balkan ülkesi – o da Avrupalı demek! Tabii ki, bu çabanın kendisi Türkiye'nin “gerçekten” Avrupa'da olmadığını, coğrafi olarak Asya'ya dahil olduğunu; ama aynı zamanda da Atatürk'le başlayan modernizasyonun tam da o “kıtada”, yani Türkiye'nin “Balkan” kısmında, başladığını teyit eder niteliktedir. Bu arada “Avrupa” Istanbul’un artık Constantinople olmadığına inandırmak istemektedir bizi. Tabii Avrupa'nın ne kadar genişleyebileceği de bir sorundur. Avrupa yavaş yavaş “Doğusu” olmayan bir kıtaya dönüşüyor, “Doğu” da ona dahil oluyor ve bu Avrupa'nın içinde bir çatlak yaratıyor. Bu yüzden, Cetinje Bienali ve Balkan Üçlemesi küresel olanın ve küreselleşme süreçlerinin bir parçası olarak bütün bu – politik, sosyal, kültürel – süreçleri yansıtıyor. “Yeniden keşfedilmesi” gereken Balkanlar değil, Avrupa'nın kendisi! Bu da ancak Avrupa’yı oluşturan Avrupa, Avrupa kültürel mirası, modernizasyon temel kavramların sorgulanmasıyla mümkün. Baskı altında kalanın tekrar hayat bulacağı, Batı kapitalist sisteminin reddettiği bir çelişkidir. Ve biz de düşündük ki, “Balkan sanatı” tam da Avrupa’nın temelindeki, evrensel sanatın merkezindeki ayrılığı tekrar bize gösterdiği için anlamlı. Aynen Avrupa Birliği'nin genişleme politikalarının bize eş zamanlı olarak Avrupa toplumlarının merkezindeki çatlakları, çekişmeleri göstermesi gibi – milli kimlikler ve Avrupa'nın birlikteliği, Avrupa ve Amerika, sosyal güvenlik ve sosyal büyüme, adalet ve ayrıcalık, vb.

 

 Önceki Balkan gösterileriyle karşılaştırıldığında bu projenin ideolojik olarak farkları nedir?

Bu sergilerin birbiri ardına gelmesi, belirli bir travmanın varlığını ve bunu saplantılı bir biçimde tekrar etme ve çoğaltma ihtiyacını açıkça gösteriyor. Eski Yugoslavya'daki savaşların yan etkilerinden biri de Balkanlar kavramının “siyaseten doğru” Güney Doğu Avrupa terimiyle değiştirilmesidir. Bunlar olurken, Balkan kavramı estetik düzeyde tekrardan tanımlanmaya başlandı – sanata ilgi, sinema, müzik, edebiyat ve tiyatrodan sonra başlamış olsa bile. Avrupa'nın kültürel politikası açısından bakarsak, çağdaş sanattan beklenen, Avrupa içindeki bütünleşmeye katkıda bulunması, Balkanlar'daki dil grupları, milletler, dinler, azınlıklar ve çoğunluklar arasında yeni işbirliği, etkileşim biçimleri tasarlaması, ve onların Batı dünyasıyla bütünleşmesi. Bu süreçte, çağdaş sanat hem “vahşi Doğu’yu” evcilleştirme, hem de ilkel ama ilginç olan Öteki'ni aydınlanmış Batı toplumuna alıştırma rolünü üstleniyor. Hatta belki şu iddia edilebilir: Ağırlıklı olarak Batılı beyaz erkek kuratörler tarafından tasarlanan bu sergiler, bir bakıma anlamsız Batı tüketiciliğine ve çürümüş Avrupa'ya meydan okuyabilecek bir cevher, dinamizm, veya “otantik” bir hayata dair gizli bir hayali, özlemi de yansıtıyor olabilir. Bu tür genellemeler bana çok basit geliyor (hatta belki elitist). Bizim bu sergideki başlangıç noktamız, Saraybosna'nın dün, bugün veya yarın bulunacağı durumun herhangi bir ülkenin herhangi bir şehri için de geçerli olabileceğiydi, ki bu 11 Eylül'den sonra daha da netleşti ve böylece “tarihin sona erdiğine” dair küresel liberal-kapitalist ütopyalar da tarih oldu.

 

 Bütün bu “Balkan” sergileri, ne tarihin özeti niteliğindeler ne de sanattaki bütünlüğü temsil ediyorlar. Daha çok, Batı'daki akımlara ve ilgi alanlarına denk düşen bir sanatsal üretimi öne çıkarıyorlar. Burada sergi dışı bırakılan birçok üretim alanı var. Bu alanlar, kendi içlerindeki bütün eksikliklere, sorunlara, yöreselciliğe, gecikmişliklere rağmen (Batı bakışından bir merak nesnesi haline gelmiş) “balkancılık” denilen akımı belki daha iyi temsil edebilirdi. Bu sanat dünyasının içinde anlaşılabilir bir durum, fakat aynı zamanda da sembolik olarak çok önemli; çünkü kültürel bütünleşme sürecinde neyin dahil edilip neyin dışarıda bırakıldığına dikkat etmeliyiz. Özellikle de neyin daha baştan dışarıda bırakıldığına…

“Balkan bölgesinde” yapılan sanatı “Batı” sanatından ayırabileceğimiz bir öz olduğunu iddia etmek yanlış olur; ama sanatın küresel olduğunu, her yerde onu değerlendirebilecek belli objektif kıstaslar olduğunu – yani kısaca, Balkanlar'dan çıkan sanatın “yaygın” Batı sanatının modern kanonuna uyduğunu-- iddia etmek de aynı derecede yanlıştır. Bu tezlerden biri, Balkan sanatını çok ayrıcalıklı kurguluyor, diğeri ise kendi kendini sömürgeleştirmeyi getiriyor. “Balkan” sanatı denilen şey, kendi içinde bir ikiliği barındırıyor küresel olan sanatın yerel bir uyarlaması (bu iki anlama gelebilir: Batı değerleriyle örtüşen “meşru” bir üretim veya genelde Batı'daki sergilere dahil olamayan bir yerel üretim), ve “öteki olan Balkanların aslında “bizim” gibi olmak isteyen uzak, garip insanları sergileyen “sıradışı/egzotik” sanatı (ki böyle sanatçıların varlığı zaten “bizim” gibi olmak istemelerinin bir kanıtı).

 

Batı Avrupalı sanat sisteminin göbeğinde bu tür büyük sergilerin gerçekleşmesi, bir şekilde, “Balkan sanatının” “evcilleştirillmesine” katkıda bulunuyor – oysa bu pek inanılır bir şey değil çünkü sadece sanatçının sistemle ilişkisini ve içinde bulunduğu koşulları ifade ediyor. Birçok sanatçı bilinçli olarak kendi kendini “doğululaştırmayı” (self-orientalism) kabul ediyor ki karşılığında Batılı sanat kurumları tarafından kabul edilebilsinler. Sanatçıların düştüğü durumu eleştirmek çok kolay; fakat bunun bir gerçekliği olduğunu da unutmamak gerek – Batı'ya görmek istediği, anlayabileceği ve bunlardan narsist bir biçimde zevk alacağı şeyleri sunuyorlar ki bu tam da eskiden ilkel kabileleri görmeye giden ve onlardan danslarını, dini ayinlerini göstermelerini isteyen antropologların hikayelerine benziyor. Orada da yerliler kibarca onlar istiyor diye ayaküstü bir şeyler uyduruyorlardı.

 

 Sanatçı listesinde, Marina Abramović gibi uluslararası yıldızlarla daha bu işe yeni başlamış genç sanatçılar bir aradalar. Farklı kuşakların arasındaki ilişki nedir?

“Ya sev, ya terk et”, 60ların sonu ve 70lerde geliştirilmiş belirli temel sanatsal konumlarla bir sonraki kuşaklar arasında bir ilişki kurmayı hedefliyor. Bu şekilde, bugünün sanatsal koşullarının kaynağını sanat tarihinin hem yerel hem de uluslararası uyarlamaları bağlamında yeniden tanımlamaya çalışıyor. Çağdaş sanatın dayandığı sanatsal gelenekler her yerde aynı değil, sanatçıların çalışma koşulları da öyle. Ljubljana, Zagreb veya Belgrad gibi 1948'de Stalin'den kopuşun hemen ardından modernist kanonun “resmi”, “devlet” sanatına dönüştüğü ve 60ların sonu ve 70lerde “yeni sanat deneyimi” denilen akımın çok güçlü olduğu – Marina Abramović veya Braco Dimitrijević gibi istisna sanatçılar dışında Batı'da yeterince temsil edilmeyen ve bilinmeyen bir akım – eski Yugoslavya şehirlerinde 80lerin başında koşullar değişti. Artık sınırları aşıp modernist sanat kanonunun dışında bir alan geliştirmek mümkündü. IRWIN grubunun da söylediği gibi, “Tarih önceden belirli bir şey değildir, kurgulanması gerekir”. Doğu'daki ideolojik sistem çökmeye başladığında, genel görüş hepimizin aynı sanatı paylaştığı ve bunu sonunda ifade edebileceğimizdi. Oysa, onların tezi, farklılıkların da bulunduğu ve asıl bu farklılıkların iletişimi anlamlı kılabildiği yönündedir.

“Batılı” sanat da sanatın özerkliğini ve sanatın hayatla kurduğu ilişkileri sorguladığı bir dönemden geçiyor. “Doğu Avrupa” sanatı, komünizm sonrası sanat, veya Balkanlar'daki sanat tam da bu yüzden ilgi çekiyor. Buralarda sanat, piyasa ilişkilerinden uzakta, sınırlarda, toplumsal ve siyasal süreçlerle yakın ilişki içinde ( siyasetin resmi alanlarda kısıtlanması kültür üzerinden siyasi ifadeyi güçlendirmiştir) üretilmiştir. Bugün bu ülkeler küresel piyasanın bir parçası olurken sanatçılar için şu sorular önem kazanmıştır: Ticari sanat piyasasının yeniden üretimine katkıda bulunmadan sanat yapmanın koşulları nelerdir? Piyasa sistemi dışında bir sanat sistemi kurmak mümkün mü? Sanatın özerkliği aslında istenen bir şey midir? Bu özerklik ne işimize yarar? Kapitalizmin gerçekliğiyle ve pazar karşıtı bir dünyayla nasıl daha yakın ilişkiler kurabiliriz?

Biz Balkan sanatına belli bir coğrafyada üretilmiş herhangi bir sanat gibi bakmaktan çok, kendi içinde bulunduğu şartları da ele alan, dialektik olarak Avrupa ve Balkanlar, yerel ve küresel arasındaki gerilimlerle ilgilenen, özgürleşme fikirleriyle ve içinde bulunduğu duruma alternatifler üretmekle uğraşan bir sanat olarak bakıyoruz.

 

 Serginin başlığını nasıl buldunuz?

Halil Altındere'nin 1998 tarihli çalışmasının adıydı bu – o zamanlar Türkiye'nin içinde bulunduğu belli bir durumu anlatıyor. Fotoğraf İstanbul'da çekilmiş, üzerinde Türkçe yazılmış koca bir “Ya sev ya terk et” sloganı olan bir duvarın önünde yazar Erden Kosova ve sanatçının kendisi var ve zıt yönlere doğru yürüyorlar, Erden sola doğru Halil sağa doğru. Erden Kosova'nın da önerdiği gibi, sloganı Türkiye haritası gibi düşünürsek, Kosova Balkanlar'a Halil Kürdistan'a doğru ilerliyor görünür, yani belki de kültürel/etnik kökenlerine doğru.

 

Bu başlığı, popüler kültürün içindeki duygusal yan anlamlarını artık barındırmamasına ve bugün muhafazakar siyasi demagojiyle iç içe geçmiş olmasına rağmen seçtik. Ve düşündük ki, bu isim zaten hep bahsettiğimiz şeylere denk düşüyor – genelde kültürel üretimin, özellikle de bu bölgedeki kültürel üretimin üzerindeki bazı kurumsal şantaj mekanizmaları: ya jeopolitik bir “Balkan” sergisi yaparsın veya hiç yapmazsın, veya Batı idealleriyle uyuşan bir sanat üretmen beklenir, veya sanat üretimi Avrupa'yla bütünleşme sürecine hizmet etmelidir, veya hiçbir şey olmazsa ciddiye alınabilmek için bu konularda boyun eğmek zorunda kalırsın. Başlık, aynı zamanda , Balkanlarla kurulan içselleşmiş “duygusal” ilişkinin etrafındaki belirsizliği de işaret ediyor.

 

Ayrıca, başka biçimlerde, Balkanlar'ın vahşi yapısından kurtulamadığı, yani onu olduğu gibi kabul etmek gerektiğine dair çocukça önyargıyı çağrıştırıyor; ama diğer yandan da sistemin “biz” vatandaşlara nasıl davrandığını ifade ediyor.

 

Zagreb, Ağustos 2004

|