DUYURULAR

Kino 2017: Alman Filmleri Diyarbakır'da!

Goethe-Institut ve German Films'in birlikte düzenlediği Kino 2017 film programının Diyarbakır ayağı, Diyarbakır Sanat Merkezi ve Başka Sinema işbirliğiyle 21-24 Aralık 2017 tarihlerinde gerçekleşecek.

5.Diyarbakır Uluslararası Fotoğraf Günleri gerçekleşti

Diyarbakır Uluslararası Fotoğraf Günleri, bu yıl 7-22-28 Mayıs 2017 tarihlerinde Diyarbakır’da gerçekleşti.

Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK 2017 programı başlıyor!

Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK, yeni şehirleri ve yepyeni programı ile üçüncü dönemine başlıyor!

Kino 2016: Alman Filmleri Diyarbakır'daydı

Goethe-Institut ve German Films'in birlikte düzenlediği Kino 2016 film programının Diyarbakır ayağı, Diyarbakır Sanat Merkezi işbirliğiyle 24-27 Kasım 2016 tarihlerinde gerçekleşti.

KurdîLit Web Sitesi Açıldı

Diyarbakır Sanat Merkezi, Lîs Yayınları ve Literature Across Frontiers ortaklığıyla hayata geçirilen KurdîLit: Türkiye'de Kürtçe Edebiyat ve Yayıncılık Ağı web sitesi 17 Ağustos 2016 itibarıyla erişime açıldı.

KurdîLit Web Sitesi Diyarbakır’da sunuldu

Diyarbakır Sanat Merkezi’nin, Lîs Yayınları ve Literature Across Frontiers ortaklığı ile yürüttüğü KurdîLit Tanıtım Toplantısı 29 Haziran 2016 Çarşamba günü Sümerpark Resepsiyon Salonu'nda gerçekleştirildi.

KurdîLit: Türkiye'de Kürtçe Edebiyat ve Yayıncılık Ağı

Diyarbakır Sanat Merkezi’nin, Lîs Yayınları ve Literature Across Frontiers ortaklığı ile yürüttüğü KurdîLit Web Sitesi Projesi 29 Haziran 2016 Çarşamba günü saat 15:00’te, Sümerpark Resepsiyon Salonu'nda gerçekleştirilecek bir toplantı ile edebiyat ilgililerine sunuluyor.

Çatışma Bölgelerinde Çocuk Çalışmalarını Destekliyoruz

Anadolu Kültür ve Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği (SKYGD) çocukların çatışma ve şiddet ortamından etkilendiği yerleşim yerlerinde çocuklar ile yapılacak kültür sanat çalışmalarını desteklemek için küçük bir destek programı başlatıyor.

Hatırlamak Ve Anlatmak İçin Şehre BAK 2016 Sergisi Amed Sanat Galerisi'nde!

Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK projesinin 2016 Diyarbakır sergisi 16 Nisan – 8 Mayıs tarihleri arasında Amed Sanat Galerisi’nde izleyicilerle buluşuyor.

Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK Sergisi İstanbul DEPO'da

Türkiye’nin doğusu ve batısından 10 şehirden 24 gencin katılımı ile hayata geçirilen Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK projesinin İstanbul sergisi, 4 Mart 2016 tarihinde DEPO’da açılıyor. 6 video ve 5 fotoğraf çalışmasından oluşan sergi 10 Nisan’a kadar görülebilecek.

Duyuru Listesi

Etkinlik duyuruları ve yeni projelerden haberdar olmak için mail listesine üye olun

Home Sweet Home

Anadolu Kültür / Diyarbakır Sanat Merkezi’nin öncülüğünde bir yıldır çalışmaları süren ve gösteri sanatları alanında Avrupa’nın en önemli festivallerinden sayılan Belçika’daki Kunsten des Arts’ın prodüksiyon aşamasında ortak olduğu, Emre Koyuncuoğlu’nun “Home Sweet Home” gösterisi, 17-18-19 Ekim tarihlerinde Diyarbakır’da sahneleniyor.

Gösterinin Mekanı
Diyarbakır’da Sur içinde yer alan, ancak uzun süredir terk edilmiş bir halde duran Çeltik Kilisesi.

Ana Fikir
Türkiye’nin farklı alanlarında, farklı kültür yapıları içinde yaşayan insanları / sanatçıları bir araya getiren ve mekan ve zaman ilişkilerinden yola çıkan bir projede ülkemizin bugününü yansıtmak.

Projenin en önemli özelliği ise; çağdaş sanatla halkın geleneksel sanat anlayışını içi içe ve birlikte kullanarak ve böylelikle dönüştürerek özgün bir sanatsal dili oluşturması. Çalışma ayrıca, terk edilmiş, kullanılmayan, “eski” amacını yitirmiş mekanları, gösteriyle birlikte yeniden yaşayan mekanlara ve özellikle paylaşmaya, birlikte olmaya yönelik alanlara dönüştürülmesini öneriyor.

“Home Sweet Home” projesinin çalışmaları bir yıla yakın bir zamandır Diyarbakır ve İstanbul’da sürüyor. Diyarbakır’da Emre Koyuncuoğlu tarafından yürütülen atölye çalışmaları, panel ve izletilerden sonra sahnelenmesi planlanan gösteride yer alacak gönüllü Diyarbakırlı ekip belirlendi.

Ayrıca yine yıl içinde farklı zamanlarda mekan sesleri ve görüntüler kaydedilerek gösterinin görsel ve işitsel alanlarındaki çalışmaların malzemeleri oluşturuldu.

Projenin ikinci ayağı ise tüm bu çalışmaların toplandığı, öncelikle İstanbul’da, daha sonra ise Berlin’de gerçekleşen Uluslararası Çağdaş Dans Buluşması’na gösterilen bir belgesel film oldu. Projenin üçüncü ayağı olan gösteri ayağı, “terk edilmiş bir alanda yeniden birlikte yaşama”

17 Ekim’de Diyarbakır prömiyerini yapıyor.

Destekleyenler
“Home Sweet Home” projesinde mekanda gösteri alanının oluşması için gerekli ışık donanımını Diyarbakır Devlet Tiyatrosu ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, ses ve görüntü teknik desteğini ise Istanbul BilgiÜniversitesi veriyor.

Mekan Düzenlemesi
Mekanın düzenlenmesi Elif Özdemir’e, gösterinin ve çalışmalardan yola çıkılarak hazırlanan belgesel filmin müzik ve ses tasarımı Çiğdem Borucu’ya ait.

Sanatçılar: Esra Bezen Bilgin, Su Güneş Mıhladız ve Şafak Uysal sahnede gösterinin profesyonel performansçılarını oluşturuyorlar. Ayrıca sahnede Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Halk Dansçıları, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi müzisyenleri ve halktan gönüllü katılımcılar yer alıyor.

Mekan Danışmanı
Yazar Şeyhmus Diken'in mekan danışmanlığını yaptığı performansda kullanılacak görüntülerin kayıtlarını ise Aydın Sarıoğlu tarafından gerçekleştirildi.

Sahne ve Belgesel Kurgu: Figen Gönülcan

“Home Sweet Home”un prömiyeri Diyarbakır’da yapıldıktan sonra, gösteri; projeye destek veren Belçika’daki Uluslararası “Kunsten Festival des Arts” da sahnelenecek.

----

Home Diyarbakır Home
17-18-19 Ekim tarihlerinde Diyarbakır Alipaşa mahallesindeki harabe Çeltik Kilisesi’nde Emre Koyuncuoğlu’nun yönetiminde sergilenen “Home Sweet Home” adlı teatral çağdaş sanat performansı; mekan, izleyici, tarih ve “çağdaş sanatçı” açısından bize tam anlamıyla bir “bakışma” yaşattı diyebiliriz.

Sunumun ana problemi; modernizm ve gelenek arasında sıkışan kadın erkek ilişkisini, aynı zamanda da varlığın doğasında mevcut, yalnızlık, bir başınalık sorunsalından kurtuluşu; “kutsanmış kurum” evliliğin izole mayasında aramaya çalışan kadının nafile çırpınışlarını işlemek olsa gerek. Kilisenin yorgun duvarlarında başlayan kısa video gösterisinin ardından, yine aynı duvarın dibinde eğik bir platformda – sanırım kaygan zemini işaret ediyordu-kadınla erkeğin birbirlerine kimi zaman tesadüfi çarpışmalarla, tepe taklak aşağı yuvarlanmalarıyla devam eden dans gösterisi, kadının müthiş bir yalnızlık içinden düz duvarı aşma çabalarıyla süre gidiyordu. Geleneksel-dini- çalgı olan Erbane eşliğinde izleyicileri bir ayin, bir düğün töreni havasında iç mekana, dört duvar arasına davet ettiler. Girerken aklıma damadı gerdek odasına gönderirken sırtına tepik vurulması sahnesi geldi ve öyle de oldu aslında. Bizi orada bütün masumiyeti ve çocukluğuyla gerdeğe hazırlanan küçücük bir kız bekliyordu. Üstünde Katolik geleneğe uygun bir gelinlik vardı ve tam da vaftiz töreninin olduğu iç mekanın tam ortasındaydı. Dekorda beliren kimi slaytlarda gelinin daha ilkokul çağında olduğunu anlıyorduk. Üstündeki siyah forma ve beyaz yakasındaki ayyıldız politik bir otoriteyi işare t ediyordu. Tamamıyla bir kuşatılmışlık.

Fonda değişik dillerde insan öyküleri, askeri darbe haberleri. Türkçe’yi bilmeyen bir Kürt kadının ağzından mitolojik Zembilfroş anlatısı; aşkın artık sadece bir söylence olduğunu akla getiriyordu. Yeniden başlayan aşk oyunları, çarpışmalar, derin çözümsüzlükler ve bunların ortasında çırpınan, sesini duyuramayan kadın. Toz toprak içinde kalan sunumcular ve izleyiciler arasında çıplak ve yakın

bir bakışma başlamıştı. O tozlar, yüzlerce yıllık kilisenin bize bakıp nasıl da yok olduğunun bir işareti gibiydi ve başka bir bakışmaydı. Aradan yerel-dışarıda bırakılmışların- “Avare” gösterisi; altta kalmışlığın bir tercih gibi algılanmasını ve bunun da bir pazar değeri olabileceğini sunumda gerçek “kırıkların” kullanılmasıyla ortaya çıkıyordu. Yok olmaya başlayan bir kültürün sanat ortamında gerçek öğelerle vücut bulması başka soruları öne çıkarıyordu. Post-modernizm ortamında “öğe” olamayanlar da istenirse hayat bulabilirdi. Bu aynı zamanda dışarıda bırakılmış erkeğin kadın üzerinde nasıl da devasa bir mikro iktidar kurduğunu bir kez daha ortaya çıkarıyordu. Yüksek dozdaki maço kimliğin ve güçlü erkeklik iktidarının, üst kimliğin-törenin- güçlü itkisiyle bireyi ayaklarının altında çiğneyip durması, kadını sadece bir ayrıntı haline getirip un ufak edişi ile boy gösterdi. Buradan hem modernin hem de geleneğin kadına bakış açılarının hiç değişmediğini sorun haline getiriyordu. Dekordaki video gösteriminde tesettürlü kadının bir gölge gibi yatay kaçışları, sahnedeki birey-kadının çırpınışlarıyla uyumluydu. Günümüz kadınının, çaresizliğini başka başka erkeklerle aşmaya çalışmasının nafile olduğunu, neticede ister modern ister gelenekçi erkeğin icabında kol kola girip kadın karşısında etten bir duvar örebileceğini de yansıtması açısından performans için başarılı bir sahne çalışması idi. Doğu-Batı ayırımının sıfırlandığı noktalardan biri olarak.

Mahremin-ev içinin- artık son bulduğu. Sokağın-dışsal mekanın- ev içiyle karıştığını, böyle bir ayırıma gidilemeyeceğini, sokağın içeriye taşınmasının kadının-aslında bütün insanların- sorununa çözüm üretmediğini de ortalık yere atıyordu. Her yer hem evdir hem de sokaktır artık. Ki hepimiz sırça fanuslarda izole yaşamlar düşlemekle birer sülükten farksız bir pozisyondayız. Evin, evliliğin bir kandırmaca olduğu, hele hele aşktan bahsetmek içinse vaktimizin hiç olmadığını bize hatırlatıyordu.

Diyarbakır’ın en eski mahallelerimden olan Alipaşa’nın en tarihi mekanlarından olan Çeltik Kilisesi’ndeki “Home Sweet Home” gösterisi, yoğun bir içerik ile başarılı bir sunumdu diyebiliriz. “Doğunun yalnızlığı biraz da kadının yalnızlığıdır.” Sözünden hareketle erkeğin biraz daha ev içine doğru itilmesiyle kadının yalnızlığı aşılabilir mi? Yani erkeğe Go Home! Demekle işin altından çıkabilir miyiz acaba? Ancak içle dışın birbirine karıştığı bir zamanda bu ne kadar anlaşılır bir soru olur? Belki de çözümün anahtarı biraz daha “içten yaşamaya çalışmak” olsa gerek. Daha fazla sülükleşmemenin yolu buradan geçiyor gibi.

Emre Koyuncuoğlu bizi yalnızlığımızla, ciddi bir bakışmaya itti. Hem de yalnızlaşmış bir mekanın tam kalbinden.

Mahmut KOYUNCU
Öğretmen



HAYVANSAL DURUŞ

 

 

 

İnsan-mekan-zaman ilişkisi, yaşadığımız yüzyılın kaos feleğinde ilginç, tanınmaz ve ucube bir hal aldı. İnsan mekanı zamana bozdurdu dahası boğdurdu. Nefessiz zaman, taştan ve bedenden yoksun zaman insanın boş levhaya dönüşmüş bilincini imliyor. Her gün etrafımızdaki hanlardan, konaklardan, Diyarbekir’in bedeninden, kendi bedenimizden taşları birer ikişer ondördündeki ay misali Diyarbekir’i saran Dicle’ye attık. Bize ait her şey keleklere atlayıp gitti. Süryanisi sürgün Keldanisi kül Ermenisi Aras’a özlem gitti. Biz sadece surların bazalt yüreğini yitirmedik. Bedenimizin bazaltlarını da yitirdik. Hayatın mühim işaretlerini sel sularına Dicle’nin hırçınlığına kaptırdık. Gerek hayatın damarlarında gerekse kentin dar sokaklarında yaşadığımız tarihsel,uzamsal kopuş yüreğimizin kara serdabından meçhul arkatiplerini, mitologyasını bir ömür bizden uzaklaştırdı.
Bendeki bu duygu karmaşasını kamçılayan iki şey vardır. Biri uzun yıllardır beni sıkboğaz eden iki yakamı bırakmayan Ciwan Haco’nun ‘Diyarbekir’ şarkısıdır. Ciwan Haco şarkıda ‘Dîyarbekir mala min e cîhê bav û kalê min e’ der ve o hüzün dolu sesiyle ruhumu(zu) Dicle’nin küskünlüğüne karıştırıyor.Yani Ciwan ‘ Diyarbakır benim evim Diyarbakır atalarımın yurdu’ diyor.İkinci şey ise 17-18-19 Ekim 2003’te Anadolu Kültür/DSM ve Kunsten Des Arts Ortak Yapımı “Home Sweet Home” adlı tiyatro, müzik,dans,video gösterimi idi. Gösterim bizi tekrar o yitirdiğimiz coğrafyanın hüznüne ,tarihin ve mekanın ihtişamına çağırıyor. Emre Koyuncuoğlu’nun yönettiği birden fazla disiplinin iç içe geçtiği üst üste bindiği gösterim (Tiyatro, müzik, dans, video) Diyarbakır’ın Ali Paşa Mahallesi Çeltik Kilisesinde sergilendi. Gösterim kilisenin üç ayrı yerinde seyirci ile buluştu. Birinci bölüm dış duvarın dibine yaptırılmış ramptta, ikinci bölüm kilisenin ayin salonunda, üçüncü bölüm yani selamlama kısmı kilisenin bahçesinde yapıldı. Gösterinin başından sonuna doğru Emre Koyuncuoğlu bize oyunun başında bir oyuncunun söylediği “ Evim, güzel evim. Üç odalı evim” repliği ile bizi kendi evimizin üç ayrı yerinde misafir ediyor.

Gösterim, birbirine karışan hikayeler, sesler, dengbêjler, pêxwasın(kırık-külhanbeyi) ayak sesleri, destanlar, cinsellik, kadının sömürüsü, aşkın büyüsüyle doluydu. Burada birşeye dikkat çekmekte fayda vardır. Yönetmen gösterimde iki Kürt destanını karıştırmış. Kürtçe destanları tercümanın yardımıyla anlatan yaşlı ses Cembeli û Binefşa Narîn (Cembeli ile Binefşa Narîn) ile Zembilfiroş (sepetçi) destanlarını Hakkari’den ve Silvan’dan alarak Diyarbakır’da üst üste bindirmiş, karıştırmış. Bana kalırsa yaşlı ses nasıl Cembeli destanı ile başlayıp Zembilfiroş destanı ile bitiriyorsa bizde “Evim, güzel evim” hikayesini, evliliğini böyle yaşıyoruz. Belki de Emre Koyuncuoğlu Bulgaristan’da yitirdiği topraklar ile, yitirdiği evini Diyarbakır’da buluyor. Mekan ve zamanı karıştırarak uzaklaştığı yerlerin kodunu yakalamak istiyor.
Gösterimde farklı disiplinlerin grameri hatta bu disiplinlerin istisna sesleri kullanılmıştı. Maziyi ve bugünü anlatan genç insana ait görüntüler ve bu görüntülere eşlik eden sahnedeki canlı dansçılar sesi ve ışığı yutan, nefes alıp veren bazalt taşlara bindiriliyordu. İlginç olan gençlerin bu canlı ve cansız görüntülerine yaşlı insanların sesi eşlik ediyordu. Bir tür siyah perdeye (bazalt kilise duvarına) yansıyan gençlere ait görüntüler ilekiliseye yayılan yaşlı seslerin çatışması. Bu çatışma bir yerde “evim, güzel evim” den kopuş/ayrılamayış yada şöyle diyelim dişi kopuş/eril duvar. Belki de oyunun bütün çatışması dişi kopuş ile eril duvar arasındaki trajedi idi. Yeni ev ile eski evin çatışması... Kız, anne ve anneannenin çatışması... bu çatışma beden dilinin bütün imkanları kullanılarak verilmekte. Ama bana sorarsanız bu oyunun dilinin kendine gövde bulduğu, kök saldığı duruş hayvansal duruştu. Ki oyunun ikinci bölümünde özgürlüğü simgeleyen “uçuş provaları”, “kartal formları” bize oyunun bütün gramerinin insandan kopuş ve hayvansal duruş/konumlanış üzerine kurulu olduğudur.
Emre Koyuncuoğlu “yeni bir tiyatrodan bahsediyorum ama ben bu ülkedeki tiyatro geleneğinin devamıyım” diyor. Koyuncuoğlu gelenekten ciddi kopuşlar yaşıyor. Araftan cehennemin delilik dehlizlerine yuvarlanmış bir kere. Kullandığı bütün imgeler, sesler, görüntüler, fotoğraflar, mekanlar, zamanlar insani duruş ile hayvani duruş arasındaki sırat köprüsünde yürürken hep hayvani duruşun cennetine yuvarlanmakta. Yüreğe yüreklere ve hayata ait her şey, bir kente ait her şey zikire dönüşmekte. Bedenler birbirine göre konumlanmakta. Gökyüzüne merdivenler dayanmakta, bir tırmanış, bir kopuş telaşı yaşanmakta yitirilmişlik labirentinde. Muskaya yansıyan gölgeler yakılmakta, kuşlara şaraba batırılmış ekmek kırıntıları verilmekte; özgürleşen kuşlar kanat çırpmakta. Ancak sarhoşun can havli ile eril gövdeye(kilise duvarı) saplanmakta.....
Gösterim bize hayatın kuzey yakasında bir çıkış sunuyor. Zifiri hüznün karanlığında vechin ölüm kokusuna şekil veriyor. Bir çıkış sunuyor doğunun ve batının zamanında ve mekanında, kaderin kendi kadrini bileyip bıçak gibi Amid’in gözyaşlarına deyip sese ve asırların küfrüne dönüştüğü bir an yada birbirine eklemlenen bir kolu geçmişe bir kolu geleceğe eklemlenen anlarda bize bir çıkış sunuyor. O anların gövdesi şehrin bütün ilahi seslerini aynı nehirde boğuyor. Ezanın kanını güneşin alnına sürüyor. Ve hayatı, keldanilerin, süryanilerin, mecusilerin, kara taşlarına, böğrüne serpiyor.
Oyunun broşüründe Serhan Ada DSM’nin “biz” ve “onlar” arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak amacıyla yolculuğa çıktığını söylüyor. Ben bu gösterimden sonra bir şey daha eklemek istiyorum. Bizi bize getirdin. Galiba Diyarbakır’da yazar, sanatçı ve aydınlara düşen biz ve onlar arasındaki köprüyü sağlamlaştırmaktır.
Diyarbekir, evim güzel evim! Emre Koyuncuoğlu, Esra Bezen Bilgin, Su Güneş Mıhladız, Şafak Uysal ve diğer aile üyeleri sana nefis bir gösterim sundu.

LAL LALEŞ
Sanatçılar

 

EMRE KOYUNCUOGLU

|