DUYURULAR

Diyarbakır’da Fotoğraf ve Gençlik

Diyarbakır Fotoğraf Amatörleri Derneği (DİFAK) ve Diyarbakır Sanat Merkezi (DSM) işbirliğiyle, Hollanda Konsolosluğu İstanbul’un desteğiyle, Diyarbakır’da Fotoğraf ve Gençlik projesi Ekim 2017-Mart 2018 tarihleri arasında gerçekleştirildi.

sehrebak.org Yeni Çağrılar ve Yazılarla Yayına Devam Ediyor

sehrebak.org yeni çağrılarıyla şehirlerden fotoğraf ve video hikâyelerinin paylaşım alanı olmak üzere yola çıktı.

Kültür için Alan Mikro-Finansman Programı

Kültür İçin Alan* Konsorsiyumu 2018 yılında İzmir, Diyarbakır ve Gaziantep'te gerçekleştirilecek kültür ve sanat projeleri için bir başvuru çağrısında bulundu.

Kemal Varol ile Roman Atölyesi

Kemal Varol ile Mart-Mayıs 2018 arasında süren bir roman atölyesi yapıldı. Diyarbakır Sanat Merkezi işbirliğiyle yapılan ücretsiz atölyede roman yazma teknikleri ve bir roman taslağı üzerine çalışıldı.

Kino 2017: Alman Filmleri Diyarbakır'da!

Goethe-Institut ve German Films'in birlikte düzenlediği Kino 2017 film programının Diyarbakır ayağı, Diyarbakır Sanat Merkezi ve Başka Sinema işbirliğiyle 21-24 Aralık 2017 tarihlerinde gerçekleşecek.

5.Diyarbakır Uluslararası Fotoğraf Günleri gerçekleşti

Diyarbakır Uluslararası Fotoğraf Günleri, bu yıl 7-22-28 Mayıs 2017 tarihlerinde Diyarbakır’da gerçekleşti.

Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK 2017 programı başlıyor!

Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK, yeni şehirleri ve yepyeni programı ile üçüncü dönemine başlıyor!

Kino 2016: Alman Filmleri Diyarbakır'daydı

Goethe-Institut ve German Films'in birlikte düzenlediği Kino 2016 film programının Diyarbakır ayağı, Diyarbakır Sanat Merkezi işbirliğiyle 24-27 Kasım 2016 tarihlerinde gerçekleşti.

KurdîLit Web Sitesi Açıldı

Diyarbakır Sanat Merkezi, Lîs Yayınları ve Literature Across Frontiers ortaklığıyla hayata geçirilen KurdîLit: Türkiye'de Kürtçe Edebiyat ve Yayıncılık Ağı web sitesi 17 Ağustos 2016 itibarıyla erişime açıldı.

Duyuru Listesi

Etkinlik duyuruları ve yeni projelerden haberdar olmak için mail listesine üye olun

Avustralya’dan Anadolu’ya

7 - 23 Eylül, 2009

Yer: Diyarbakır Sanat Merkezi

AVUSTRALYA’DAN ANADOLU’YA”

 

“Eylemini veya eserlerini bırakıp giden ama yüzü bizim için sır olan Dede Korkut, Baba İshak, Şeyh Bedreddin, Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal, Şeyh Şamil gibi beni hayal dünyasına götüren insanları çizdim.

Ruhumu sınırlayan şeylerden kaçıyorum.”

“Saygıdeğer bir hayvan olduğu için, birinci dönemimde bol bol eşek çizdim. Keşke eşeği değil de anırışı çizseydim. Yeryüzünü uyaran büyük acı, o anırıştadır.”

“Bilinç, tüm gücüyle, yeteneği, rüyayı, arzuyu, dehayı, cinneti, içgüdüyü yanına alarak, resme neden dönüşmesin ki. Bu olmaksızın, resmin, her çeşit sosyal kalıba, önyargılara, mantıki olana, ahlaka, tarihe derinlemesine saldırısı nasıl mümkün olabilir ki?”

“Komünist partileri, üyelik başvurusunda bulunanların, partiye, iyi veya kötü, yaptıkları birer resimle birlikte girmeleri şartını tüzüklerine koyabilirler. Ve ayrıca, Aborjinleri örnek alarak, kuracakları sistemlerde, tüm halkın yaygın bir şekilde resim yapmasını bir yaşam tarzı haline getirmeyi programlarında belirtebilirler.”

Muzaffer Oruçoğlu

 

Şimdiye kadar toplam yedi ülkede, kırktan fazla kişisel resim sergisi açan Muzaffer Oruçoğlu’nun, daha önce Karşı Sanat Merkezi’nde yapılan sergisi Türkiye’de üçüncü kez 7-23 Eylül tarihleri arasında Diyarbakır Sanat Merkezi’nde açılacak.

Karışık teknik, akrilik, yağlıboya ve kesyap (kolâj), pastel gibi malzemeyle ve tarzlarda çalışan Oruçoğlu’nun bu sergisinde 1. ve 2. dönemine ait resimleri yer alacaktır.

Konuları parçalanma, yabancılaşma, göçmenlik, işsizlik, kriz ve kargaşa gibi insana dair sorunlardan oluşan bu resimler, Oruçoğlu’nun, gerçeküstücü, dışavurumcu bir atmosfere adım atışını da göstermektedir.

Oruçoğlu’nun roman, şiir, masal ve deneme yazılarını okuyan bir kimse, resimlerdeki ironi ve renk kültürüne aşina olmadığını hemen duyumsayacaktır.

Bu resimler, Avrupa ve Avustralya’da dolaşan bir siyasal göçmenin hayata bakışını, ruh halini, stil ve renk dünyasını anlamak açısından da önemlidir.

Sergi kapsamında ayrıca Ertuğrul KÜRKÇÜ’nün konuşmacı olarak yer alacağı “Sanat ve Siyaset” adlı bir de söyleşi yapılacaktır.

 

Biyografi (Muzaffer Oruçoğlu)

 

Muzaffer Oruçoğlu kesin olmayan bir tarihte, yani 18 mart 1947’de (Bu tarih 18 mart 1949’da olabilir.) Kars’ın Göle kazasına bağlı Büyük Zavot köyünde doğdu. Köyünde ilkokul olmadığı için ilkokulun ilk üç yılını komşu köyün (Küçük Zavot) okulunda, bir yılını kendi köyünde, son yılını da Kars’ta okudu. Kars Ortaokulu’nu bitirdikten sonra, öğretmen okulu sınavlarını kazanarak Rize Öğretmen Okulu’na, iki yıl sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gitti. Bu yatılı okulun hazırlık lisesini bitirerek Fen Fakültesi Matematik Astronomi Bölümü’ne girdi.

Muzaffer Oruçoğlu 68 döneminin önderlerindendir. 1973’de İstanbul’da yakalandı ve ömürboyu hapse mahkum edildi. Günlerini şiir ve roman yazarak geçirdi. 13 yıl yattıktan sonra askere gönderildi. Askerden 40 gün sonra, Mayıs 1986’da Yunanistan’a kaçtı. Fransa’da iltica etti. Yeniden roman yazmaya ve resim yapmaya başladı. Çeşitli dergilerde ve çeşitli konularda makaleleri yayınlandı. 1988’de evlenerek Avustralya’ya yerleşti. Bu kıtada ilkin iki yıllık resim ve heykel kolejini (Greensborough TAFE COLLEGE - NMIT) bitirdi. Daha sonra Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsü’ne (RMIT) bağlı, PUBLIC ART bölümünde üç yıl resim ve heykel eğitimi aldı. Şimdiye kadar toplam 6 ülkede kırktan fazla kişisel resim sergisi açtı. 13’ü roman, 7’si şiir, 2’si masal olmak üzere değişik türlerden 28 kitabı yayımlandı. Halen roman yazmakla meşgul olmakta ve Avustralya’da yaşamaktadır.

 

RESİM SERGİLERİ

 

Almanya

 

* 27.05-17.06.2000 - Müzik ve Kültür Merkezi; Mainz

* 11.05-10.06.2000 - Horn Kütüphanesi; Hamburg

* 10.03-06.04.1998 - "Kahve"; Kadınlar projesi Steillhoop; Hamburg

* Kasım 1997 - Winderhude Kütüphanesi

* Kasım 1997 - Halk Kütüphanesi; Norderstedt

* 06.05-13.05.1997 - Brakula

* 2105-20.06.1996 - Halkevi Wilhemsburg; Hamburg

* 16-24.09.1995 - Toplumsal Gözaltı Sergisi; Bordesholm

* 08.08 - 29.08.1995 - Elmshorn, Schleswig; Holstein

* 1995 - "Uz"; Basın Festivali, Dortmund(Toplumsal Gözaltı Sergisi )

* 09.03-07.04.1995 - Goldbekhaus, Winderhude Kütüphanesi; Hamburg

* 14-22.11.1994 - Kaiserslautern Üniversitesi

* 01-18.11.1994 - Türkiye Halkevi, Hamburg

* 07-25.06.1994 - "Yıldız", Warburg Müzesi

* 07-12.05.1994 - "Glinde'de Avrupa'dan Sanat", Schleswig; Holstein

* 04.03-04.04.1994 - Gameinshaft Galerisi, Schleswig; Holstein

* 01.03-01.04.1994 - Cafe Advena Galesiri; Berlin

* 10.01-18.02.1994 - Auslanderbeauftragte; Hamburg

* 10.12.1993-21.01.1994 - Barmbek Genel Hastanesi; Hamburg

* 12.09-08.10.1993 - Lola e V. ; Hamburg, Bergedorf

* 07-09.05.1993 - "Glinde'de Avrupa'dan Sanat", Schleswig; Holstein

* 23.01-19.02.1993, Mümmelmannsber Kütüphanesi; Hamburg

* 24.04.-14.05.1992 - Morgenland Galerisi, Hamburg

* 04-20.19.1991 - Untertürhelm Halk Kütüphanesi; Stutgart

* 20.03-22.04.1991 - Uluslararasi Gençlik Toplantısı, Ober Ramstadt

* 08-22.03.1991 - Lise Galerisi, Leverkusen

* 06-26.10.1990 - Hattinger Haus, " Bargeck"

* 01-28.04.1990 - Türk İşçileri Birliği; Stutgart

* 22.03-12.04.1990 - Schönen Belediye Galerisi, Ober Ramstadt

* 25.03-07.04.1990 - Tarihi Kent Toplantı Salonu, Darmstadt

 

Avustralya

 

* 09.10.2001 - "Hayat"; 1. Victoria Parlemento Binası

* Ekim 1995 - "İlkbahar"; Meadow Heights Learning Sanat Galerisi

* Ekim 1995 - "Kadınlar ve Anadolu"; Broadmeadows Ilkbahar Festivali

* Agustos 1989 - "Kadınlar ve Anadolu 2"; Footscary Komitesi Sanat Merkezi

* Eylül 1989 - Doncaster Sanat Galerisi

* Ekim 1989 - Türk Komitesi Bilgi Kaynak Merkezi

 

Fransa

 

* Mart 1990 - "Kadınlar ve Anadolu"; Uluslararası ; Kadın Merkezi; Mulhouse

 

Avusturya

 

* Eylül-Ekim 1990 - "Kadınlar ve Anadolu", Perlinger Galerisi, Innsburg

* Şubat 1991 - Şehir Galerisi, Linz

 

 

Hollanda

 

* Kasım 1990 - " Kadınlar ve Anadolu", Şehir Galerisi, Den Haag

 

Türkiye

 

*1-7 Haziran 2002-"Bütün Dünya Evim",Feriye Sergi Salonu Ortaköy İstanbul

1-18 Ağustos 2007 / "Avustralya’dan Anadolu’ya", Karşı Sanat Çalışmaları İstiklal Cad. Beyoğlu İstanbul

 

KİTAPLARI

 

Romanlar

- Filozof

2. Baskı Temmuz 2005 Babek Yayın

 

- Çıplak ve Özgür

3.Baskı Nisan 2006 Babek Yayın

 

- Uçurum Geyikleri

2.Baskı Ekim 2005 Babek Yayın

 

- Gül, Demir ve Çığlık

3.Baskı Şubat 2007 Babek Yayın

 

- Newroz

2.Baskı Haziran 2007 Babek Yayın

 

- Bruncswick Delileri

2.Baskı Babek Yayın

 

- Mengene

3.Baskı Babek Yayın –

 

Dersim

2.Baskı Babek Yayın

 

- Tohum

9.Baskı Babek Yayın

 

- Grizu1

Kardelen Yayın

 

- Grizu 2

Kardelen Yayın

 

- Grizu 3

YENİ Mayıs 2007 Babek Yayın

 

- Kangurular

3.Baskı Babek Yayın

 

ŞİİRLERİ

 

- Aşk ve Işık İçinde

1.Baskı Nisan 2007 Babek Yayın

 

- Baba İshak Destanı

Babek Yayın

 

- Huruç

Babek Yayın

 

- Eşrefoglu Al Haberi

Babek Yayın

 

- Demirin ve Ateşin Dilinden

Babek Yayın

 

- Faralis Prelütleri

Babek Yayın

 

DENEMELER

 

- Denemeler

Genişletilmiş Baskı Babek Yayın

 

- Sanat ve Edebiyat yazıları

Genişletilmiş Baskı Babek Yayın

 

- Karyatidler

Genişletilmiş Baskı Babek Yayın

 

MASALLAR

- Mavi Munzur Masalları

3.Baskı Babek Yayın

 

- Sevdalı Kız

1.Baskı Mayıs 2005 Babek Yayın

 

İNCELEME

-Rus Sosyal Emperyalistlerinin Afganistan İşgali

 

MEKTUPLAR

- Büyücüye Mektuplar

1.Baskı Temmuz 2006 Babek Yayın

 

ŞİİR CD’si

Işık Prelüdleri –Muzaffer Oruçoğlu’nun kendi sesinden şiirlerini seslendirdiği Şiir CD’si (Yüz Çiçek Kültür Merkezi ve Ses Yapım)

 

 

 

Ebru / Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar

EBRU: KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK ÜZERİNE YANSIMALAR

 

PROJE TANIMI VE TARİHÇE

 

Ebru, Attila Durak’ın Türkiye’de kültürel çeşitliliği belgeleyen fotoğraf projesidir. Projenin ana hatlarını Türkiye’den insan portreleri ve öyküleri oluşturmaktadır.

 

2000 yılında başlayan ve bir yıl süren araştırma safhası tamamlandıktan sonra 2001 yılında başlayan saha çalışması 15,000 fotoğrafın çekilmesi ile 2006 yılının ilk aylarında tamamlandı. Beş yıl sürmüş plan saha çalışması sırasında Attila Durak, Türkiye’nin Marmara, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Karadeniz, İç Anadolu, Akdeniz ve Ege Bölgelerinde yüzlerce kent, kasaba ve köyde çalışarak 44 etnik grubu fotoğrafladı.

 

2000-2007 yılları arasında çalışmalarını yaptığım “Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar” adlı kitap ve sergi projesinin ilk bölümü tamamlanmış bulunmaktadır. Projenin ilk bölümünde, New York ve İstanbul sergilemesi yapılmış, sergiler ile eş zamanlı “Ebru: Çok Kültürlülük Üzerine Yansımalar” adlı kitap Metis Yayınları tarafından Türkçe (3,700 adet) ve İngilizce (1,300 adet) olarak 195 satış noktasında okuyucuya sunulmuştur. Kitap 450 sayfa olup, yaklaşık üç yüz renkli fotoğraf ile iclerinde düşünür John Berger’in önsözü ve aralarında Sezen Aksu, Ara Güler, Elif Şafak, İshak Alaton, Nebahat Akkoç, Fethiye Çetin, Takuhi Tovmasyan Zaman ve Murat Belge’nin de bulunduğu 24 yazar ve düşünürün metinlerini ihtiva eden bir metin bölümünden oluşmaktadır. Kitabın editörü, Sabancı Üniversitesi Kültürel Antropoloji Doç. Dr. Ayşe Gül Altınay’dır. Ayrıca kitaba Kalan Müzik tarafından derlenen ve müzikal zenginliğimizi yansıtan 21 parçalık bir CD’de eşlik etmektedir.

 

Projeye Anadolu turu ile devam edilmektedir. Serginin Anadolu’daki ilk durağı Diyarbakır. 29 Eylül – 21 Ekim tarihleri arasında Diyarbakır Sanat Merkezinde gerçekleştirilecek. “Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar” sergisi 2007 yılının sonuna kadar Kars, Mardin ve Antakya’da; 2008 yılı içerisinde Ankara, Kıbrıs, İzmir, Çanakkale, Eskişehir ve Antalya’da sanatseverlerle buluşacaktır.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV), EBRU’yu 2009 yılı içersinde Fransa’da düzenlenecek festival programına dahil etmiştir. Serginin diğer ülkelerde de gerçekleştirilmesine ilişkin çalışmalar yürütülmektedir.

 

Merak, tutku ve emekle dolu yedi yıllık yolculuğumdan doğan bu çalışmanın temel referans noktası, suda hayatı yansıtarak önümüze çıkaran ebru sanatıdır. Ebru sanatçısı, eserini suda yaratır, ardından kâğıda geçirir. Su temelli olan ebru, akışkanlık, esneklik, geçişkenlik ve değişkenlik çağrıştırır. Ebru, Türkiye’deki kültürel çeşitliliği görünür ve anlaşılır kılacak yeni bir dil arayışıdır. “Ebru” kitabını oluşturan fotoğraflar, tarihsel, kültürel ve insanlararası akışkanlığın derinliklerine işaret ederek hem bu akışın hem de geçici kalıcılığın ifadesi olarak karşımıza çıkar.

 

“Ebru” kitabını oluşturan fotoğraflar ve hikâyeler, merak, tevazu, özen ve saygıyı birbirine örerek farklı ritim ve tarzlarıyla suda geziniyor, rengarenk bir ebru yaratıyor. Neşelendiğinde gülen, hüzünlendiğinde ağlayan, seven, sevilen, yaşamını sürdürmek için çalışan, umutları, kaygıları ve düşleri olan insanların ortak bağını anlatıyor. “Ebru”, bu fotoğraf ve hikâyelerde kendini gösteren kalıcı canlılık ve direngenliğe, akışkanlığa, yürekli içtenliğe zihinlerimizi ve gönüllerimizi açmak için bir davet.

 

Neden Ebru?

 

Attila Durak’ın merak, tutku ve emekle dolu yedi yıllık yolculuğundan doğan bu çalışmanın temel referans noktası, suda hayatı yansıtarak önümüze çıkaran ebru sanatıdır. Ebru sanatçısı, eserini suda yaratır, ardından kâğıda geçirir. Su temelli olan ebru, akışkanlık, esneklik, geçişkenlik ve değişkenlik çağrıştırır. Ebru, Türkiye’deki kültürel çeşitliliği görünür ve anlaşılır kılacak yeni bir dil arayışıdır.

 

Metafor olarak ebru, 21. yüzyıl başlarında kültürel politikanın yeni ve eski ikilemleri üzerinde düşünmek için sıkça kullanılan “mozaik”den çok daha anlamlı bir alternatiftir. Mozaikte kültürler kendi içlerinde homojen, diğer kültürlerden net farklılıklarla ayrılan, katı, sabit birimler olarak ele alınır. Su temelli ebruda ise kültürel kimlikler sabit değildir. Alan Duben’in çok güzel ifade ettiği gibi, ebru kağıdına yansıyan kalıcılık ancak “geçici bir kalıcılık” olarak yorumlanabilir. Bir sonraki anda elimizdeki ebru farklı bir ebru olacaktır. “Ebru” kitabını oluşturan fotoğraflar, tarihsel, kültürel ve insanlararası akışkanlığın derinliklerine işaret ederek hem bu akışın hem de geçici kalıcılığın ifadesi olarak karşımıza çıkıyor.

 

Tosun Terzioğlu “Ebru” kitabı için yazdığı yazıda “…özellikle yaz aylarında Anadolu’ya bir uçaktan kuşbakışı baktığınızda, boz renge bürünmüş fakir topraklar görürsünüz. Oysa botanikçiler yakın zamanda Türkiye’de doğal olarak yetişen bitki türlerinin sınıflandırmasını sonuçlandırmışlar ve görmüşler ki bitki türlerimizin sayısı 9 binden fazla. Bu sayı Atlantik kıyılarından Ural Dağları’na, Norveç’ten Girit’e kadar uzanan kıta Avrupası’nda yalnızca 12 bin dolaylarında. Dolayısıyla, Anadolu’da ilk bakışta veya uzaktan bakışta kendisini göstermeyen çok zengin bir bitki örtüsü var…” diyor. Çoğu zaman Türkiye’de yaşayan insanlara da, biraz uçağın penceresinden Anadolu’ya bakar gibi bakıyoruz. Bu öyle bir pencere ki herkes tektipleşiyor, renksizleşiyor veya tek renkte ifade buluyor. Oysa biraz yaklaşsak, farklı bir pencereden baksak, Sezen Aksu’nun deyimiyle, inanılmaz bir renk cümbüşüyle karşılaşacağız.

 

“Ebru” kitabını oluşturan fotoğraflar ve hikâyeler, merak, tevazu, özen ve saygıyı birbirine örerek farklı ritim ve tarzlarıyla suda geziniyor, rengarenk bir ebru yaratıyor. Neşelendiğinde gülen, hüzünlendiğinde ağlayan, seven, sevilen, yaşamını sürdürmek için çalışan, umutları, kaygıları ve düşleri olan insanların ortak bağını anlatıyor. “Ebru”, bu fotoğraf ve hikâyelerde kendini gösteren kalıcı canlılık ve direngenliğe, akışkanlığa, yürekli içtenliğe zihinlerimizi ve gönüllerimizi açmak için bir davet.

 

Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de yaşayanların da geçmişinde ve bugününde çok renkli akışkanlıklar, geçişkenlikler söz konusu. Çalışmanın odak noktası Türkiye’deki kültürel çeşitlilik, ama anlatmak istediği bütün kimliklerin ve kültürlerin melez olduğu, kültürel çeşitliliğin her yerde ebruli olarak düşünülebileceği.

 

“Ebru”, bir azınlıklar projesi değil. Tam tersine, “azınlık” ve “çoğunluk” kavramlarını sorgulayan, bütün kimlik ve aidiyet biçimlerine ilişkin merak uyandırmayı hedefleyen bir çalışma. Aynen bu fotoğraflarda, Attila Durak’ın objektifi aracılığıyla bize açık yüreklilikle bakmaktan çekinmeyen insanlar gibi, çokkatmanlı korku ve endişelerimizin üstesinden gelip birbirimizin gözüne bakabilsek neler göreceğiz acaba?

 

Sanatçının Açıklaması

Attila Durak

 

Anadolu’daki birçok şehir gibi birden çok kültürün izlerini taşıyan bir şehirde, Gümüşhane’de doğdum. Gümüşhane, adını Osmanlı İmparatorluğu’nun para üretiminde kullanılan gümüşün çıkartıldığı, “eski şehir” denilen bölgedeki madenden almış. “Eski şehir,” benim çocukluğumda ıssız ve terk edilmiş bir bölgeydi. Bir tür “hayalet şehir...” Bir zamanlar Ermeni kalaycıların çekiç salladığı, Rum tezgâhtarların dükkân açtığı, artık bomboş olan sokaklarında oynamak Gümüşhaneli çocukların en sevdikleri eğlenceler arasındaydı. Çocukluğun sınırsız düş gücünün de yardımıyla, kayıp bir kentin hayalet insanlarının varlığını omuz başımızda hissetmek tuhaf bir ürküntü verirdi bize. Oyunlarımız arasında en heyecan verici olanı, kaderlerine terkedilmiş ve çoğu harabe haline gelmiş eski kiliseleri taşlamaktı. Böyle bir kilisenin son renkli camına taşı atıp hedefi tutturan el, benimki oldu. Dokuz yaşındaydım.

 

1993 yılında bir temmuz akşamı televizyonda haberleri dinlerken “Pir Sultan Abdal Şenlikleri”ne katılmak için Sivas’a gitmiş olan sanatçı ve aydınların kaldıkları Madımak Otelinin bir grup tarafından kuşatıldığını ve katılımcıların bir kısmının yakılarak öldürüldüklerini duydum. Haber spikerinin duru ve duygudan arındırılmış bir sesle tek tek saydığı otuz yedi adın her biri beni derinden sarstı. Yirmi altı yaşındaydım.

 

Bu iki anı, yaşamımın uzunca bir dönemini başlayıp başlamayacağı, başladıktan sonra da bitip bitmeyeceği belli olmayan bir projeye vermiş olmama ve bu projeyi tamamlayabilmek için göstermiş olduğum kararlılığa yol açan etkenlerin en önemlileri oldu.

 

Ben, insan fotoğrafı çekmekten hoşlanıyorum. Yüzlerin arkasındaki insan öykülerini hep merak ettim. Portre çalışmaları, insanların bireysel ve toplumsal yaşam öykülerini anlattığı gibi izleyicilerine de bu öyküleri kendi algıladıkları gibi yazabilme, onlardan kendi sonuçlarını çıkartabilme olanağını tanıyor. Değişik yerlere gitmek, farklı toplumsal koşullar altında yaşayan insanlarla tanışmak ve onların öykülerini kalıcı olacaklarını umduğum fotoğraflarımla anlatmak istedim hep. Ebru, bu açıdan da gerçekleştirmek istediğim bir projeydi.

 

Türkiye’den insan portreleri çok sayıda fotoğraf projesine konu edilmiş olduğu için işimin kolay olmayacağını biliyordum. Bu portreleri, bugüne kadar anlatılmış olanlardan daha farklı bir öyküyü anlatabilmek için çekmem ve bu karelerin her birini bu öykünün satırları ve paragrafları olarak kullanmam gerekiyordu. Türkiye’nin bugünkü renklerini, yitirilmekte ve tabloya yeni katılmakta olanlarla birlikte yansıtacak olan bu öykü, fotoğraflar bir araya getirildiğinde anlam kazanacaktı. Arayışımın çözümünü -yani açımı- bana yolculuğumun çok başlarında fotoğrafladığım insanlar verdi. Bugünün coşkusunu ve sıkıntısını olduğu kadar dünün hüznünü ve yarının umudunu da taşıyabilecek bu öyküyü, ona konu olacak insanlarla birlikte anlatmalı, onlarla paylaştığım gündelik yaşam karelerini bir araya getirerek oluşturmalıydım.

 

Bu öyküyü yazmaya tek bir sorunun cevabını vermeye çalışarak başladım: Kimdi şu “Türkiye Türklerindir” sloganındaki Türkler? Ebru, kısaca söylemek gerekirse “Türkiye kimlerindir?” sorusuna objektifim vasıtasıyla aradığım ve yedi yıl boyunca her gün tekrar tekrar bulduğumu düşündüğüm cevaptır.

 

* * *

 

Bu fotoğraf dizisi, insanların değişik kültürel kimliklerden doğan farklılıklarını yansıtırken insan olmamızdan gelen bir ortak bağı da paylaşmakta olduğumuzu anlatmak amacıyla çekildi. Bunu yaparken Ebru’nun söze döktüğümüzde hepimize çok basit ve aşikâr gelen bir mesajı vurgulamasını istedim: Bu fotoğraflar, bir tanesi hariç, birer insan portresidir―neşelendiğinde gülen, hüzünlendiğinde ağlayan, seven, sevilen, yaşamını sürdürmek için çalışan, umutları, kaygıları ve düşleri olan insanların portreleri... Ve konusu insan değil bir çocuk mezarı olan tek fotoğrafımın söylemek istediği gibi, er ya da geç, ölümlülüğe boyun eğmek zorunda olan insanların fotoğrafları...

 

Fotoğraflarda belki de o kadar aşikâr olmayan bir unsur daha var. Etnik, dinsel ve “ırk”sal ayrımlar üzerine kurulu bir dünyada kültürel kimlik tanımlayan bir tek sözcük bile bazen büyük çatışmaların habercisi olabiliyor. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, bu topraklarda da yakın ve uzak tarih, bizleri birbirimize benzer kılan bütün ortak özelliklerden -insanlığımızdan- arındıran, farklılığın bir ilgi ve merak unsuru değil, şiddet unsuru olduğu süreçleri içinde barındırıyor. Fotoğraflara yansıyan öyküler, benzerliklerin ve birlikte yaşamanın olduğu kadar, bu tür deneyimlerin de taşıyıcısı durumundalar.

 

 Ebru, tüm farklılıkları ve benzerlikleriyle Türkiyeli insanların öykülerini anlatırken benim kişisel yolculuğumun öyküsünü de anlatıyor. Her karede bir yandan günlük yaşamlarının bir anında kameranın objektifine -bana- sanki “biz buradayız ve varız” dermişçesine bakan insanların dümdüz bakışlarının, diğer yandan da yolculuğum boyunca görmüş, duymuş ve düşünmüş olduklarımın itici gücü var. Yıllarca süren bu çalışma sırasında bana tesir etmiş olan unsurların çektiğim fotoğraflara yansımaması imkânsızdı. Zaman zaman yitirilmiş olanın kesinliğinden ve geri dönülmezliğinden doğan isyana benzer duygular, zaman zaman da farklı kimliklere doğan insanlara bu farklılıklarının getirmiş olduğu ızdırap öne çıktı. Bazen, bazı gruplarda diğerlerine oranla daha fazla gözlemlediğim bir tür “yersiz yurtsuzluk” duygusu, bazen de üst üste her köyde, her kasabada karşıma çıkan “varlığını sürdürme” direnişinin bende uyandırdığı derin saygı yönlendirdi beni. Bazı dönemlerde belki de hiçbir zaman mevcut olmamış bir miti kovalıyor olduğum sanısına kapıldım. Çoğu zaman da farklılığın ve çeşitliliğin getirdiği güzelliklerin ve renklerin ruhumda uyandırdığı coşkuyu yaşadım.

 

* * *

 

Fotoğrafçıyla konusu arasında kendiliğinden oluşan etkileşimi belgelerken mümkün olduğu kadar var olanı yansıtmaya çalıştım. Hiçbir şeyin “sahnelenmemesi” ve fotoğrafların günlük yaşamın bir parçası olarak mevcut olan unsurları belgelemesi önemliydi.

 

Ebru için beş yıl boyunca çekmiş olduğum yaklaşık on beş bin fotoğraftan üç yüz kadarını seçmek için çalışırken bunların her birini çekerken duymuş olduğum mutluluğu anımsadım. Bir ebruya benzettiğim manzaranın zenginliğinin ayrıntılarda, güzelliğinin ise bütünde yattığını fark ettim. Ve bu yolculuğun her anında değiştim, zenginleştim.

 

Bu yolculuk benim için bir düştü. Düşümü gerçekleştirme imkânı bulduğum için kendimi çok şanslı addediyorum. Fotoğraflarım, ülkemin insanlarına duyduğum derin sevgi ve saygıyı yansıtabiliyorsa, bütün hırpalanmışlığı, hüznü ve ızdırabı içinde farklılıktan ve çeşitlilikten doğan güzelliği aktarabiliyorsa, insanların günlük yaşamları içinde görmüş olduğum, renkleriyle ışıltısı hiç de sıradan olmayan bir “ebru”yu fotoğraflayabildiğimi düşünüp kendimi “başarılı” addedeceğim.

 

Ebru İçin Ne Dediler

 

Yüz Dediğimiz...

John Berger

 

Bu kitapta karşıma çıkan her şey—Attila’nın fotoğrafları, Attila’nın yedi yıl süren yolculuğu, karşılaştığı bütün insanlar, yüzlerini ona doğru çevirenler ve çevirmeyenler, yaşlılar, gençler ve yaşı olmayanlar, yumuşak tenliler ve teni yılların izini taşıyanlar, çantasını koyduğu bütün yerler, davet edildiği bütün evler ki kimse bir eve davet edilmeden giremez, girerlerse orası ev olmaktan çıkar, insanların omuzlarına sardığı yerler, sanki bu yerler birer pelerinmiş gibi, ve bir sonra gelecek olanı bekleyen terk edilmiş yerler, terk edilmiş denen çünkü kimse bekleyişin dakikalarca mı binyıllarca mı süreceğini bilemez, Attila’nın fotoğraf makinesinin belleğine aldığı binlerce kumaş, onlardaki nakışlar, boyalar, çiçekler, bir renk vermesi için seçilmiş, bir arzuya isim verir gibi, renk ve arzu birbirinden ayrılamaz, ilksel hikâyedir onlar, dövme onlara bir ses vermeden önce sesi olmayan bir hikâye, yüz bir başkasının saçlarına gömüldüğünde yüzdeki gözlerin bulduğu karanlığın adı olan Deq*, ve varolmasa hayvanlarda acıma duygusu olmayacak—ki vardır—tüm o acı, ve çizgi çizgi iz bırakan bütün acılar ki görü sahibi olanlar onları okuyarak geleceği söylerler, ayrıca dişlerin arasında bir taşla katlanılmış acılar, ve gürültülü kahkahalarla gelen rahatlama anları, kahkaha ki peşine düşülmüşlerin peşine düşenleri bütün bütüne değil şimdilik atlattığını söyleyen seslenişleridir, ve sonra bütün beklentiler, ümitler değil çünkü onlar ruha aittir, beklentiler ise bedene, bir üçüncü gözün ayırt edemeyeceği beklentiler ki onlar her şeyi tek bir arzuya sıkıştırırlar, bir fotoğraf makinesinin tetikleyebileceği hatıralara eşlik eden beklentiler, büyümedeki beklenti, sadece gözlerin ilettiği dile dökülmemiş bütün cevaplardaki buluntular, sonra kardeş yazarların yazdığı sayfalar, bu uzun yolculuğun ırmağında birer yüzücü olan bizler, dişlerimizin arasında kâğıt parçalarına karalanmış notlar taşıyan—bu kitapta karşıma çıkan her şey, her şey gidip Ebru adında tek bir hikâye kişisinde birleşiyor, Ebru bir düşünür, günümüzde yaşlı birinden çok bir çocuk olması muhtemel, Anadolu’yu bir uçtan ötekine yeniden yeniden kat ederken Empedokles okuyan biri, ki Empedokles iki bin beş yüz yıl önce Sicilya’da yaşayan bir hekimken varolan her şeyin ateş, su, toprak ve hava adlı dört akıllı unsurdan oluştuğunu ve Aşk’ın ya da Kavga’nın önderliğinde, sürekli ya tek olmaya ya da çokluğa doğru bir çaba içinde olduğunu söylemiştir, ve işte bunun içindir ki her şey bütün farklılıkları ve benzerlikleri içinde ebediyen varolur ve varoluşları kutlanmalıdır.

 

“Öfke’de değişik biçimler alırlar ve birbirlerinden ayrıdırlar.

Ama Aşk’ta birleşirler ve birbirlerini arzularlar.

Çünkü varolmuş, varolmakta ve varolacak olan

her şey onlardan gelir—

Ağaçlar boy atar, erkekler ve kadınlar

Ve hayvanlar ve kuşlar ve suda yaşayan balıklar

Hatta tanrılar, uzun ömürlü ve en çok saygıyı hak eden.

Çünkü bunlar kendi başlarına varolur ve birbiri içinden geçerken

Başkalaşırlar; birbirleriyle karışmaktır onları başkalaştıran.”**

 

Ebru’yu selamlıyorum.

 

* Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin ve Ermenilerin vücuda dövme nakşetme sanatı.

** Empedokles. 21. Fragman. Sokrat Öncesi Filozoflar. Diels-Kranz B.

 İngilizceden çeviren: Fatih Özgüven

 

Ebru: Sudaki Yansımalar

Ayşe Gül Altınay

 

 “Ebru”: Bir Davet

 

Türkiye, siyaset ve toplum düzeyinde çoğulluktan çoğulculuğa geçiş yolunda sancılı, ama çok yaratıcı bir dönüşüm süreci yaşıyor. Bu süreçte karşımıza çıkan pek çok ikilem ve ağır bir tarihsel yük var (Öncü). Elinizdeki kitap, bu ikilemlere çare olacak bütün çözümleri sunmuyor ama bir arayışa işaret ediyor. Attila Durak’ın yazısında işaret ettiği gibi Ebru, bir yolculuğun, daha doğrusu çoklu yolculukların ifadesi. Etkileyici fotoğraflarıyla pek çok yolculuk aktaran ve pek çok yol açan Attila Durak başta olmak üzere bu projeye katılan herkesin ortak duygusu, Ebru’nun, tarihin bu kritik kavşağında kültürel politika tartışmalarımıza açılım getirecek ve derinlik kazandıracak bir bakış açısı olabileceği. Bu duyguyla beslenen, son derece çeşitli dünya görüşleri ve hayat hikâyeleri, metin ve fotoğraflar, farklı dil ve üslupların rengârenk akışıyla ortaya çıkan bu kitabın ebrusunun arkasında, soru sorma, öğrenme, değişme ve değiştirme arzusu yatıyor.

 

ozbek_20b

Özbek, Ovakent, Ağustos 2002)

 

Attila Durak’ın etkileyici fotoğrafları, Türklük ve Türkiyelilik tartışması için yeni görsel referanslar sunuyor. Pek çok kişi, ilk bakışta bu fotoğrafları Türkiye’deki “azınlıkların” fotoğrafları olarak algılayacaktır. Zaten böyle algılayanlarla karşılaştık. “Türkiye’yi temsil etmiyor bunlar” dedi kimileri hayal kırıklığı içinde. Kimileri de bu fotoğraflardan bazılarının Türkiye’de çekilmiş olduğuna bir türlü inanamadı. Bu kitabın sorgulamaya çalıştığı ana varsayımlar tam da bu tepkilerin içinde yatıyor.

 

 

Ebru, bir azınlıklar projesi değil. Tam tersine, “azınlık” ve “çoğunluk” kavramlarını, ayrıca özellikle “çoğunluk” hakkındaki yaygın kültürel homojenlik varsayımlarını sorgulamaya yönelik bir girişim. Ebru, her şeyden önce, bütün kimlik ve aidiyet biçimlerine ilişkin merak uyandırmayı hedefliyor. Tosun Terzioğlu’nun anlamlı yazısında belirttiği gibi, asıl mesele, yukarıdan kuşbakışı değerlendirmenin yarattığı körleştirici mesafeyi aşıp yakınlaşmasını bilmek. Aynen bu fotoğraflarda Attila’nın objektifi aracılığıyla bize açık yüreklilikle bakmaktan çekinmeyen insanlar gibi, çok katmanlı korku ve endişelerimizin üstesinden gelip birbirimizin gözüne bakabilsek neler göreceğiz acaba? Bu sayede, egemen “seyirlik-seyircilik oyunu”na (Erzan) meydan okuyup “kendi çoğul tarihlerimizi, kendi bugünümüzü” (Neyzi) anlayabilecek miyiz? Bir yandan “ben buyum” derken (ve başkalarının demesine izin verirken), bir yandan da “haydi birlikte!” (Öney) diyebilecek miyiz?

 

nusayri_11b

Nusayri, Antakya, Ağustos 2002

 

Gördüklerimiz, kafamızda ve gönlümüzde yer etmiş olanlarla şekilleniyor. Yakın dönem akademik çalışmaların da gösterdiği gibi, milliyetçi homojenlik iddiaları da mozaik çokkültürcülük varsayımları da hayatlarımızdaki çeşitliliğin üstünü örtüyor. Akışkanlık, hareket, esneklik, geçişkenlik ve değişkenlik çağrıştıran görsel bir metafor olarak “ebru”, “mozaik” gibi alternatiflere nazaran çok daha anlamlı ve olanaklı görünüyor. Alan Duben’in çok güzel ifade ettiği gibi, “kısa dönemde etnik kimlikler, bu kimlikleri taşıyanlara ve onları gözlemleyenlere gayet doğal ve aşikâr görünür; ama konuya mesafeli yaklaşıp tarihin uzun dönemli hareketine bakanlarımız açısından, söz konusu kimliklerin sürekli değişim geçirdiği, zaman içinde ancak belli bir anda kesin çizgilere kavuştuğu açıktır. Paganlar Hıristiyan olur; Hıristiyanlar, Müslüman; Ermeniler ve Arnavutlar, Türk... Sünni ve Sufi, Türk ve Kürt kimlikleri, aynı kişide çoğu zaman ayrılmaz şekilde birleşir.” Su ve kâğıdın yaratıcı bir şekilde bir araya getirilmesi anlamına gelen ebru, aynı anda hem tarihsel akışı hem de “geçici kalıcılığı” kavramsallaştırmak için çok olanaklı bir kavram. Ebru’yu oluşturan fotoğraflar, tarihsel, kültürel ve insanlararası akışkanlığın derinliklerine işaret ederek hem bu akışın hem de “geçici kalıcılığın” ifadesi olarak karşımıza çıkıyorlar.

 

suryani_3

Süryani, Midyat, Haziran 2002

 

Dahası, bu “geçici kalıcılık”, mevcut homojenleştirilmiş “kültür” ve “kimlik” anlayışından önemli ölçüde ayrılıyor. Fethiye Çetin’in ve Nebahat Akkoç’un etkileyici yazılarında işaret edildiği gibi, “kimlik krizi”yle karşılaşılması, hareket ve etkileşimi ciddiye alan çoğulcu yaklaşımlardan ziyade, homojenleştirici kimlik politikasının sonucu olmaktadır. Musa Dağdeviren aynı gözlemi mutfak kültürü ve yemek için yapıyor. Bu kitaptaki yazarların bazıları “akış” ve değişen aidiyet biçimlerini hayatlarının merkezinde görüyorlar; kimlik politikalarının oluşturduğu, şık görünen sabit kutulara sıkışmaya yanaşmıyorlar. Sezen Aksu, her rengin özgürce gezindiği ve gezinirken muhteşem izler bıraktığı bir ebru özlemini dile getiriyor. Şeyhmus Diken, bu hareketliliği deq sanatının (Kürtlerin, Arapların ve Süryanilerin vücuda dövme nakşetme sanatının) izlerinde bulurken, Zeynep Türkyılmaz, Alevi semahlarında simgelenen turnanın hareketlerini şiirsel bir dille aktarıyor.

 

Bu çalışmadaki fotoğraf ve yazılar iki önemli noktaya daha parmak basıyorlar. Bir yandan bugün ve gelecek için iyimser bir yaklaşım ihtiyacı vurgulanırken (Alaton), öte yandan bütün farklılıkları ve nahoş tarihleri “unutmaya” yönelik eğilime de karşı çıkılıyor. Yukarıdaki kısa tarihsel değerlendirmede bile görüldüğü üzere bütün farklılıklar eşit değil. Akif Kurtuluş ve Ruşen Çakır, Hemşinli ve Laz kimliklerinin, farklılıklarının günlük hayattaki ayrımcılık deneyimleriyle oluşmadığının farkındayken, Takuhi Tovmasyan, Herkül Millas ve Elif Şafak, “Türk ismi” taşımayanların gündelik hayatta yaşadıkları ayrımcılığın altını çiziyorlar. Herkül Millas’ın hikâyesi umutlu bir diyalogla sona eriyorsa da yazar, alternatif bir trajik son yaşanması ihtimaline değinmekten kendini alamıyor.

 

Dahası, insanlar arasındaki farklılık ve eşitsizlikler yalnız “kültürel” veya “etnik” bağlamda düşünülemez. Örneğin, Aydın Elbasan’ın aktardığı Roman hayatlarda etnisite, sınıf ve toplumsal cinsiyet iç içe geçiyorlar. Ebru’daki fotoğraflar dikkatle incelendiğinde, toplumsal cinsiyet, sınıf, din, mezhep, eğitim, “sağlam”/“engelli” ve kır/kent ayrımı gibi başka farklılıklar ve onlara eşlik eden eşitsizlikler de rahatça görülecektir. Cinsel yönelim gibi bazı farklılıkları görmek içinse daha özenli bir göz gerekebilir.

 

sunniturk_470

Sünni Türk, İstanbul, Şubat 2006

 

Kimi zaman tarihsel ve kişisel trajedilere ilişkin en sağır edici ifadeler sessizliklerden geçer. Elif Şafak’ın kahramanı Ebru, öğrencilik sürecinde kabul edilebilir “biz” ile “ötekiler”i keşfettikçe git gide daha bir sessizleşir. Ara Güler’in dokunaklı hikâyesi, insan ilişkilerinin en insani boyutuna tanıklık ederken, dile gelmeyen kayıpları sessizlik yoluyla anlatmayı seçer. Hikâyenin hiçbir yerinde Ara Güler’in babasının 1915 kıyımlarında tamamen tesadüf eseri ailesinin hayatta kalan tek ferdi olduğu doğrudan dile getirilmez. Eğer Dacat Güler, ailesi ve köyündeki diğer Ermeniler 1915 tehcirinde ölüm yolculuğuna çıkarken öğrenim görmek üzere geldiği İstanbul’da olmasaydı, 2005’te 77. doğum gününü kutlayan ve Cumhurbaşkanlık Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alan dünyaca ünlü fotoğrafçı Ara Güler, dünyaya gelmeyecekti.

 

2005 yılı Haziran ayında ileriki sayfalarda “ebru” üzerine görüşlerini okuyacağınız Takuhi Tovmasyan, Açık Radyo’daki Hikâyenin Kadın Hali programımızın konuğuydu. Programcılar olarak Hülya Gülbahar, Amy Spangler ve ben, Takuhi Tovmasyan’ın yeni yayınladığı Sofranız Şen Olsun adlı güzel kitaptan çok etkilenmiştik. En sevdiği müzik parçaları eşliğinde yemek pişirmek, yazmak ve kendi ifadesiyle tarihimizin “acı, tatlı, tuzlu, ekşi ve baharatlı anları” hakkında konuşmayı planlıyorduk.

 

araphiristiyan_61

Hıristiyan Arap, Altınözü, Ağustos 2002

 

Takuhi Hanım’a programda ne tür müzikler çalmamızı istediğini sorduğumda, hemen “Kardeş Türküler,” dedi. Ben de tam öyle düşünmüştüm! Sevinçle Kardeş Türküler’in albümlerini karıştırdım ve birkaç Ermeni şarkısını çabucak seçtim. Takuhi Hanım’a listeyi gösterdiğim zaman bir şeyin kendisini rahatsız ettiği yüzünden okunuyordu. Şarkılardan konuşurken fark ettim ki onun gönlü başka şarkılardan yanaydı. Takuhi Tovmasyan’ın kendisinin seçtiği Yunanca, Türkçe, Kürtçe ve Ermenice şarkılar eşliğinde, gözyaşları ve kahkahalar arasında gidip gelen sohbetimiz devam ederken ben bir yandan da onu “Ermeni” kutusuna hapsetmeye yönelik gayretkeşliğimin utancını yaşıyordum. Çokkültürcülük politikalarıyla yıllar boyunca eleştirel bir şekilde uğraştıktan sonra yine de bu tuzağa düşmüştüm. Oysa Takuhi Tovmasyan, alışılmadık tarzdaki anı ve yemek kitabında kendisini çok ustalıklı bir biçimde konumlandırmıştı: “Ne kadar Ermeni, ne kadar Rum, ne kadar Türk, ne kadar Arnavut, ne kadar Çerkes, ne kadar Patriyot, ne kadar Çingene yemekleri bunlar, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var, o da bunları Çorlulu Akabi ve Takuhi yayalarımdan, yani ninelerimden öğrendiğimdir” (2004, 13). Takuhi Tovmasyan, gün geçtikçe sayısı artan yemek kitaplarının arasına bir “Ermeni Yemekleri Kitabı” ekleyip, piyasadaki bu boşluğu doldurmak gibi bir yola sapmaktan özenle kaçınmıştı. Murat Belge’nin altını çizerek ifade ettiği gibi, “‘kimliklere özgürlük’ derken, ‘kimliklere karşı özgürlük’ demeyi de ihmal etmemeliyiz.”

 

kirgiz_22b

Kırgız, Ulupamir, Ağustos 2002

 

Bu kitabı oluşturan fotoğraflar ve hikâyeler, merak, tevazu, özen ve saygıyı birbirine örerek farklı ritim ve tarzlarıyla suda geziniyor, rengarenk bir “ebru” yaratıyorlar. Yazarların içiçe geçen ifadeleriyle özetleyecek olursam: Ebru, bu fotoğraf ve hikâyelerde kendini gösteren kalıcı canlılık ve direngenliğe, akışkanlığa ve yürekli içtenliğe zihinlerimizi ve gönüllerimizi açmak için bir davet.

 

Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (Metis Yayınları, 2007)

adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

 

Ebruli Türkiye

Sezen Aksu

 

Sadece tek bir renk ne kadar yaşatabilir zenginliği, çeşitliliği ve onun nimetlerini? Bu tek renk ve aynılık, kimlik kazandırmak bir yana dursun, “hiç kimselik” vermekten başka ne işe yarayabilir? İşte bu nedenle Türkiye, kimliğini tanımlarken renklerine muhtaçtır.

 

Turnaların Semahı

Zeynep Türkyılmaz

 

Sadece genç kızlardan oluşan bir ekibin altı değişik renkte On İki İmamları temsilen döndükleri Turna Semahı göz alıcıdır. Enginlerde süzülürken birden su içmeye iner turnalar ve başlarlar hep birlikte semaha. Kanatlarını çırpıverirken rengârenk tellerini sürerler suya. Benim gönlümce böyle döner Anadolu’nun toprakları allı yeşilli bir ebruya.

 

Deq

Şeyhmus Diken

 

Ebru sanatının yol arkadaşlığında gezmedik görmedik yer bırakmayan Attila Durak’ın fotoğraflarına baktığımda beni çocukluğumdan bu yana alıp götüren, çoğu bir bilinemezi çağrıştıran, Batı dünyasının tattoo dediği ama biz Kürtlerin, hatta Arapların ve Süryanilerin deq dediğimiz, Türkçedeki dövme’yi düşündüm. Doğunun, insan tenine halk işi nakkaşlarca nakşedilmiş gizinin görsel paylaşımı olan deq, neyi çağrıştırıyordu?

 

Güzellik ve Hakikat

Leyla Neyzi

 

Eğer proje kayıpları anlatıyorsa, bunlar bizim kayıplarımız. Ama proje aynı zamanda süreklilik, koruma ve özen hakkında: “Özenle davran bana, çünkü hassasım ben. Ama güçlüyüm de, dayanıklıyım.”

 

Melez Yaşamlar, Giydirilmiş Kimlikler

Fethiye Çetin

 

Birileri, benim aidiyetimin ne olması gerektiğini, kimliğimi, kendimi nasıl tanımlamam gerektiğini bir yerlerde belirlemiş ve beni o kalıbın içine girmeye zorlamışlar; melez yaşamlarımıza tamamen aykırı, sınırları yukarıdan belirlenmiş hücrelere bizi hapsetmeye çalışmışlar.

 

Ben bir melezim. Bunun keyfini yaşıyorum. Ama bir yanım haksızlığa uğradığında, işte o yanım çok acıyor.

 

Akışkan Kimlikler

Alan Duben

 

Kısa dönemde etnik kimlikler, bu kimlikleri taşıyanlara ve onları gözlemleyenlere gayet doğal ve aşikâr görünür; ama konuya mesafeli yaklaşıp tarihin uzun dönemli hareketine bakanlarımız açısından, söz konusu kimliklerin sürekli değişim geçirdiği, zaman içinde ancak belli bir anda kesin çizgilere kavuştuğu açıktır. Paganlar Hıristiyan olur; Hıristiyanlar, Müslüman; Ermeniler ve Arnavutlar, Türk… Sünni ve Sufi, Türk ve Kürt kimlikleri, aynı kişide çoğu zaman ayrılmaz şekilde birleşir.

 

Hareket İçinde Huzur

Akif Kurtuluş

 

Başka kimliklerim de var. Hiçbirinin diğeri üzerinde baskı kurmasına izin vermedim. İçlerinde hangisi “öteki” olursa olsun, barışık yaşamalarını istedim.

 

Yemeğin Milliyeti Olur Mu?

Musa Dağdeviren

 

Temelde tek bir yerleşim alanı (dünya) olduğunu ve bu coğrafyada farklı farklı iklimlerde yaşadığımızı unutuyoruz çoğu zaman. Birbirimizin yemeklerini yediğimizi, etkilediğimizi, etkilendiğimizi, karşılıklı geçişler olduğunu unutuyoruz. … Bizler bu coğrafyada yokken de yemekler şekilleniyordu; var olduğumuzda da devam ediyor; ölüp gittikten sonra da devam edecek.

 

“Yan”lı Hikâye

Takuhi Tovmasyan Zaman

 

“Mozaik” dendiğinde kendimi bir yere oturtamıyorum. Ama “ebru” dendiği zaman kendimi zemindeki renklerin içinde buluyorum. Ben “ebru”nun zeminindeki renklerden biriyim; bu topraklara, bu dünyaya aidim.

 

E

Elif Şafak

 

Ne ilginçtir ki, Abdülhamid’in fotoğrafçıları dört koldan dağılıp, sarayları ve hamamları, binaları ve anıtları, çeşmeleri ve meydanları resmettiler. Yapılardı aslolan, insanlar değil. … İstanbullular olmaksızın resmedildi İstanbul Abdülhamid’in fotoğraf arşivinde.

 

Sahi nasıl yaşar, ne yer ne içer neye ağlar neyle gülerdi geçmiş asırlarda yaşayan ve ‘sıradan’ addedilen bireyler? Kim bilir ne çeşitli, nasıl da benzemez ama farklılıkları içinde belki de bir o kadar tanıdıktılar? Padişahın kamera gözü bunları görmedi. Sokağın seslerini, gündelik hayatın

 

katmanlarını, ehemmiyetsiz gibi görünen ama aslında bir kültürü daim ve özel kılan ayrıntıları yakalayamadı…

 

Seyirlik-Seyircilik

Ayşe Erzan

 

Ebru’dan ışıyan insan yüzlerinde, inanılmaz bir samimiyet ve güvenle, “seyirci” ile göz göze gelmekten kaçınmayan, hatta bazen onunla, bazen kendisi ile dalga geçen, tüm bu seyirlik-seyircilik oyununu alt eden, her şeye değer bir mizah duygusu var. Belki de bizi sıradan gündelik yaşamlarımızın altına serecek rengârenk bir başka dokuma yaratmaya çağırıyorlardır gizlice.

 

Aile Albümleri ve Hüzün

Ayşe Öncü

 

Bu karelerde, Anadolu’da yaşayan etnik grupların kendi özgünlüğünü ve gücünü kaybetmediği çok zengin bir dönemi hayal ediyoruz. Aynı anda da derin bir hüzne kapılıyoruz; yitirdiğimiz beraberliklerin, birlikteliklerin acısı içimize çöküyor. Bambaşka bir uygarlık tahayyül edip geriye kalanları yaşatabilmek için elimizden geleni yapma ihtiyacını hissediyoruz. Attila Durak’ın fotoğraflarının en içe işleyen yanı, yok olan insanların geri gelmeyeceğini hatırlatması bence.

 

Neden Bizim Köyümüz Yok?

Nebahat Akkoç

 

Dinlediğim, fark ettiğim, gezdiğim, gördüğüm her yerden öğrendiklerim beni öyle zenginleştirdi ki! Birçok farklı kimliğim var. Her kimliğimden aldığım farklı güzellikler olduğunu düşünüyorum. Çeşitli renklerin iç içe geçtiği rengârenk bir tablo gibi.

 

Tıpkı Ebru gibi.

 

Dedemin bahçesinde oynayamadım, kırmızı elmalar toplayıp dağıtamadım ama şimdi bir köyüm var. Diyarbakır’da yaşıyorum ve dünyalıyım. Dünya benim köyüm. Üstelik bu köy hepimize yetecek kadar büyük.

 

Babamın Öyküsü

Ara Güler

 

Artık cenazeye gitme zamanı gelmişti. Üç küçük naylon torba buldum, iki-üç avuç dut kurusu, birkaç parça pestil, biraz erik kurusu… Hepsini naylonların içine doldurdum. “Hadi, gidelim” dedim. Yemişleri peder gömülürken tabutuna koydum. Köylüleri ona özlemini çektiği yemişleri getirmişlerdi.

 

Farklılıklarımızla Zenginiz

Tosun Terzioğlu

 

Bütün bu yüzyıllar boyunca çok şey aldık birbirimizden. Her birimizin konuştuğu dile birçok başka dillerden kelimeler girdi. Şarkıları, türküleriyle müziğimiz, halk oyunlarımız birbirimizden duyduklarımızla, gördüklerimizle gelişti ve zenginleşti. Bilenlerin dünyanın sayılı mutfakları arasında kabul ettiği özgün mutfağımızı yarattık. Çoğu zaman birbirimizin inançlarına saygı göstermesini bildik. Hatta dinimizi yaşama biçimimiz bile etkilendi başka dinlerden, farklı inançlardan. Öyle bir toprak parçasına uçaktan bakar gibi uzaktan, üstünkörü bakıldığında fakir görülebiliriz. Oysa bu kadar çeşitli kaynaktan beslenen kültürümüzle, aslında biz farklılıklarımızla zenginiz.

 

Türkiye’nin Renkleri

İshak Alaton

 

Türk’ü, Kürt’ü, Süryani’si önemsizleşmiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma gururunu taşıyan saygın insanların barış içinde yaşadığı bir ülke var rüyamda…

 

Rastlantı ve İrade

Herkül Millas

 

Tarihte kaçınılmazlık varsa bile—ki bence yok—irademizin etkili olmasının doğuracağı sonuçların kaçınılmazlığı da neden egemen olmasın?

 

Türk Ama Aynı Zamanda Laz

Ruşen Çakır

 

Kendi şahsıma Lazca öğrenmekten umudu kestim; oğlum Ali Deniz de herhalde öğrenemeyecek. Ama ona kendisinin “Türk ama aynı zamanda Laz” olduğunu söylüyorum. Çünkü sayımız az olsa da, dilimizden, kültürümüzden ister istemez kopsak da, Türkiye’nin biz Lazlara hep ihtiyacı oldu, bundan sonra da olacak. Bizim de Türkiye’ye çok ihtiyacımız var.

 

Bir Roman’ın Romanı

Aydın Elbasan

 

Okulda ve mahalledeki çocuklar “Aydın Çingene” dedikçe daha da hırslanıyorum. Ortaokul ve liseden sonra iki üniversite bitiriyorum. Okumak kurtulmak mı? Ne kadar okursam okuyayım, Roman olduğum için sevdiğim kızdan ayrılmak zorunda kalabiliyorum.

 

“ben buyum” ve “haydi birlikte!”

Feryal Öney (Kardeş Türküler)

 

bizler, bugün ve gelecekte birlikte yaşanabileceğine; renklerin silinmediği, seslerin susturulmadığı, aksine özgürce birbirini zenginleştirdiği bir geleceğe inanıyoruz.

 

Mozaik ve Eritme Potası

Murat Belge

 

… kılıktan musikiye, üretim tekniklerinden konut yapımına her şey, çeşitli insan topluluklarının çevrelerine, koşullarına verdikleri cevabı, varolmak için buldukları yolları, hayatı güzelleştirmek için ortaya koydukları yaratıcılığı sergiliyor. Bu bakımdan son derece değerli ama aynı zamanda bir “kapalılık” ürünü. Sanayi devriminden bu yana inanılmaz bir hızla gelişen iletişim imkânları bu kapalılığı ortadan kaldırdı. Öyle sanıyorum ki önümüzdeki döneme, fusion yani “karışma” ve “kaynaşma” mantığı damgasını vuracaktır.

 

Tüm metinler Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (Metis Yayınları, 2007) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

 

Attila Durak kimdir?

 

Attila Durak, 1967 yılında Gümüşhane'de doğdu. Fotoğraf sanatıyla üniversite yıllarında ilgilenmeye başladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden mezun olduktan sonra bir yandan fotoğraf çalışmalarını sürdürürken bir yandan da NCR ve Leo Burnett firmalarında çalıştı. İstanbul’da "Eylül Caz Kulübü"nün işletmeciliğini de yapmış olan Attila Durak, 1996 yılında New York'a yerleşerek International Center of Photography, School of Visual Arts ve Hunter College Güzel Sanatlar Bölümü'ne devam etti.

 

Fotoğrafları çeşitli gazete, dergi ve kataloglarda yayınlanmış olan Attila Durak, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Suriye, Ürdün, Mısır, Yunanistan, İspanya, Macaristan, İngiltere, Peru, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’nde belge fotoğrafı çalışmaları yaptı.

 

Belgesel fotoğraf Attila Durak’ın ana ilgi alanı olmakla birlikte, deneysel fotoğrafın yaratıcılık açısından getirdiği sınırsız olanaklar bu tarza da ilgi duymasına neden oldu. Renk ve değişik baskı teknikleriyle yapmış olduğu deneysel çalışmalardan doğan ve New York’un sokak sanatçılarını konu alan Echoes of the Street adlı fotoğraf dizisi, Duggal Underground Gallery (New York, 2000), Galeri Artist (İstanbul, 2003), Siyah Beyaz Sanat Merkezi (Ankara, 2005), Galeri Orkun & Ozan (Antalya, 2005) ve Jazz Now Sanat Merkezi & Galeri’de (Bodrum, 2006) sergilendi. Geçmişte Ankara (Ankara, 1999) ve Hata-ograf (Dallas, 2000), Attila Durak’ın diğer kişisel sergileridir.

 

Attila Durak’ın katılmış olduğu karma sergiler arasında İsimsiz Karma Sergi (Dallas, 1999), Gallery X tarafından sunulmuş olan Xtreme Xteriors (New York, 1999), Uluslararası Bağımsız Film & Video Festivali içinde İsimsiz Karma Sergi (New York, 1999), Avrupa Komisyonu Birleşmiş Milletler Delegasyonu tarafından düzenlenmiş olan Europe Day 2004 - Celebrating EU Enlargement through Art (New York, 2004) ve İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde düzenlenen 2005 Koleksiyon Sergisi (İstanbul, 2005) vardır.

 

2000-2007 yılları arasında gerçekleştirmiş olduğu Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar, sanatçının ilk kitap çalışmasıdır.

 

Ebru, 2007 yılının Haziran-Temmuz aylarında Binbirdirek Sarnıcı’nda sergilenecektir.

 

Attila Durak halen İstanbul ve New York’ta yaşamakta ve çalışmalarını sürdürmektedir

|